Başka bir futbol mümkün mü? Tsubasa ve arkadaşlarının büyüme hikâyesi

Başka bir futbol mümkün mü? Tsubasa ve arkadaşlarının büyüme hikâyesi

Efruze Esra Alptekin | 30.06.2021


Futbol nedir, afyon mudur, ideoloji midir, iktidar nesnesi midir, vandallık mıdır, lümpenlik midir, kültür müdür, popüler kültür müdür, değer mi aktarır şiddet mi üretir, öylesine bir uğraş mıdır, yoksa toplumun belkemiği midir? Çokça soru ile başladık çokça soru ile de devam edeceğiz bu yazıya ama çizgimizi baştan belirleyelim; futbol bir oyundur. Her oyun gibi, çok ciddi bir oyundur. Bu ciddi oyunun etkileri ve bedelleri yerel ve evrensel olarak çok geniş alanlara yayılmış bulunmakta. Bugün futbolun tarihinden, psikolojisine, sosyolojinden, endüstrisine bir sürü okumasını yapabiliriz. Bu metinde, futbolun neliğine dair kısa ama çift taraflı bir resim oluşturulmaya çalışılarak, Kaptan Tsubasa çizgi serisi üzerinden başka bir futbolun, alternatif futbolun imkânı sorgulanacaktır.  

 

Çocuk yazını, çocuk edebiyatı, tiyatrosu, sineması ve şarkıları içine alan geniş bir alandır. Çünkü çocukları merkeze alarak oraya çıkan sanatsal üretimleri işaret eder. Bu noktada oraya çıkan eserin estetik değerini koruyor olması önemlidir. Futbol anlamında çocuklar için üretilmiş birçok kitap olmakla birlikte önemli çizgi filmler de vardır. Kaptan Tsubasa tartışma götürmez bir şekilde bu alanın en ünlüsüdür. 1981’de Yoichi Takahaski’nin meydana getirdiği manga serisidir aslen. Daha sonra aynı isimle animeye uyarlanır. 1983-1986 yılları arasında çıkan serinin, devam serileri ve ayriyeten filmleri de bulunmakta. Bu yazıda ben serinin ilk 57 bölümünü yani Tsubasa ve arkadaşlarının lise dönemine kadar olan büyüme süreçlerini inceledim. 

 

Yalnız Tsubasa’yı nasıl bir örneklem içinde okuyacağımızı anlamak için önce tartışmamız gereken başka konular var. Futbolun ne olduğu, neden futbol edebiyatına yer açıldığı ya da futbol üzerine neden niçin ve nasıl konuşmak gerektiğine dair bazı konulara yer açmak istiyorum. Çünkü futbol sadece çocukla ilintili bir şey değildir, hatta futbolun ilintili olduğu şeyleri göz önüne alırsak, doğrudan hayat temsilidir, bu sebeple bir sosyal pratik olarak çocukla da çocuklukla da kesişir diyebiliriz.  

 

Futbolun hayatın yoğunlaştırılmış hâli olduğu çokça vurgulanır. Sadece sahada duran bir oyun değildir. Bu sebeple de zaten “futbol, sadece futbol değildir” söylemi meydana gelmiştir.

Futbol, oynanan oyunun ötesinde pek çok şeyle ilintilendirilen ve anlamlandırılan bir oyun hâlini almıştır. Futbol, insanoğluna bir oyun olmanın ötesinde eğlence, iktidar, güç, üzüntü, sevinç, ulusal onur ve hepsinden de öte kendi kimliklerini, kendilerini bulabildikleri bir dünyanın anahtarını sunmaktadır. Futbol sadece kimliklerin oluşmasına katkıda bulunmaz, aynı zamanda farklı sosyal kimliklerin karşılaşmasına ve birbirlerinden etkilenmesine de vesile olur. Bu açıdan farklı ülkelerin birbirleri ile oynadıkları milli maçlar ve diğer kulüp takımlarının kupa mücadeleleri küresel bir dünya kültürünün yaratılmasına ve yaşatılmasına da aracı olur. Kimlik, günlük yaşamdaki kültürel aktiviteler içerisinde yeniden oluşturulur ve kimliğin bu oluşum sürecinde spor/futbol gibi etkinliklerin büyük katkısı olur. Futbolun yaşam ile kurmuş olduğu bağ öylesine güçlüdür ki, futboldan uzaklaştığınızı zannettiğiniz bir ortamda aslında futbola daha da yakınlaşmış olursunuz. Çünkü futbol, toplumsal yapı içerisinde her geçen gün daha fazla yer işgal etmeye başlamıştır ve bu işgal sonrasında toplumsal ortak paydanın yaratılmasında, güçlendirilmesinde de daha fazla rol oynamaktadır. (Talimciler 98)

 

Futbol üzerine düşüncelerinden çokça istifade ettiğimiz sosyolog Tanıl Bora, futbolu toplumsal değişimi anlamak için çok iyi bir ayna olarak imler. Sosyoloji ve antropolojinin de bu sebeple futbol üzerine akademik olarak çalışmaya başladığını söyler. Çünkü toplumu ve beşerî davranışları analiz etmek için futbol sahnesi bize çok zengin bir imkân sunar. Bu noktada çocuk yazını bağlamında biz de birey ve toplumu anlamak için zaruri bir uğraş olarak futbolu konuşmalı ve futbola yaklaşımı çocuklukta besleyen önemli bir temsil olan Tsubasa’yı ve sordurduklarını tartışmalıyız.

 

Futbol Kültürü ve futbolun iki yüzü

Futbol günümüzdeki modern biçimine 19.yy ortalarının İngiltere’sinde dönüşmeye başlamıştır. Ama ondan evvelde de hep geniş kitlelerin ilgisine muhatap olmuştur. Kapitalizmle birlikte her şeyin yeniden örgütlenmesinden futbolda nasibini almış ve değişmek, kurallara tabi olmak zorunda kalmıştır. Çünkü kapitalizm zaman ve mekân üzerinde tahakküm kurarak dünyada olan her şeyi kendinden önce ve sonra diye dönüşüme uğratmıştır. “Gerçekten, daha önceleri, yani köylülerin özgür topraklarında ve boş zamanlarında oynana gelen futbol, toprakların özel mülkiyet konusu hâline gelmesi (çit çevirme) ile bir açıdan ‘mekânsız’ kalmıştır. Köylülerin, yeni oluşan kentlere işgücü olarak sürülmesi ise oyunu ‘oyuncusuz’ bırakmıştır. Günde ortalama 18 saat çalışan işçilerin, artık bu enerji isteyen oyunu oynayacak hâlleri kalmaz” (Aydın ve diğer 293).

 

Yalnız kapitalizmden evvel de var olan futbolun özünün oyun olduğunu unutmamalı.. O zaman önce oyunun ne olduğuna kısa bir parantez açalım. Çünkü bu yazıda kalıplaşmış futbol algıları dışında futbolu değerler için değerlenebilir bir enerji olarak anlamanın imkânını yani, alternatif futbolu düşündürmek istiyorum. Bu sebeple de sadece kapitalist bir etkinlik olarak değil “kendinde futbol” ve “oyun” kavramlarına eğilmek gerek. Bunun içinde öncelikle oyunun basitleştirilmiş anlamından daha derin bir anlamı olduğunun altını çizmeli, bir araç olarak kullanılan ve endüstrileşmiş satılabilir oyun hâlinden fazla, oyunun kendisi olduğunu ve bunu idrak etmenin de oyun felsefesinden geçtiğini belirteyim. Çünkü Huizinga’nın da dediği gibi “önce oyun vardı”. Yani, oyunu nesneleştirmiş okullar, metalaştırmış pazarlar, kurumlar olmadan evvel de oyun vardı. Oyun bizatihi bir varoluş olayıydı. İşte bu oyunun felsefesine bakmak bize bir araçsallaştırılmış nesneleştirilmiş oyunun bir de özne olarak var olan oyunun ayrımını yapar. Bu ayrımı hatırlamalıyız ki, bir oyun olan futbolun da iki yüzü olabileceğini, o sebeple de her zaman yeni bir ihtimalin alternatif formun doğabileceğini diri tutmalıyız.

 

Aslında futbolun iki yüzü, alternatif futbol arayışına çıkmadan da belirir. Bir kültür aktarımı olarak futbol okumasıyla da popüler kültür nesnesi olarak futbolla karşılaşırız; birinde ruhtan birinde pazardan bahsederiz. Bir “vandallık” etiketiyle okunan taraftar hikâyesi vardır, bir de “örgütsel bağlılık” olarak olarak okunan, “lümpen bir uğraş” olarak değerlendirilen futbol ilgisi vardır, bir de yeni entelektüellik gereği olarak görülen futbol. Futbol kültür müdür popüler kültür müdür sorusu çok tartışılır bu yüzden. Kültür kendiliğinden oluşandır ve tabii ki kendiliğinden oluşup yer etmiş bir futbol kültürü de vardır.    Ama bir de sanayileşmenin ürünü olan endüstriyel dediğimiz popüler kültür nesnesi olarak futbol vardır.

 

Endüstriyel futbol ve futbolun ayrımını yapmak ve burada karışan olgular olduğunu keşfetmek önemli. Bir pazar alanı olan değil de kültür olan futbola dikkat çekmek istiyorum. Çünkü futbol günümüzde bir iş örgütüne dönmüş olsa da aslen halkın oyunu olarak ortaya çıkmıştır. Birçok öğe barındırır içinde, en önemlisi de sembolik değerlerle bağ kurar. Profesyonelleşme sürecinin onu ekonomik alana ve kapitalist düzene çekmiş olsa da hâlâ bu bağların okunabilir bir yanı vardır.  Ahmet Talimciler, profesyonelleşme ve metalaşmanın oyuncular ve taraftarlar üzerindeki büyük etkisine dikkat çeker. Endüstriyel futbolun sadece özünün değil, hayatlarımızdaki yerinin de değiştiğini belirtir. “Bir oyun olmanın ötesinde futbol, toplumsal yaşam içerisinde bir ‘minyatür’ model olarak işlev görmekte ve onun üzerinden toplumsal yaşama bir takım rol ve değer transferleri gerçekleştirilmektedir. İşte bu yüzden futbolun ‘endüstriyel futbol’ olarak adlandırılması sonrasında oynanan oyunun artık futbol olmadığının net bir biçimde dile getirilmesi büyük önem arz etmektedir” (Talimciler 98). Bu açıdan benim de Tsubasa’yı okumak üzerindeki derdim, kapitalist düzenin egemen olduğu futbol algısından bağımsız yeniden futbola bakmak. Burada önemli nokta, kazanma kültürü ve başarı arzusunun sahaya nasıl yansıdığını fark etmek. Ahmet Talimciler, bu konuda endüstriyelleşmenin etkisi olarak okusa da Tsubasa çizgi filminde Kojiro karakteri üzerinden de görüyoruz ki kazanma kültürü ve başarı arzusu çok daha dürtüsel bir alanda karşımıza çıkan bir çatışma konusu.

 

Futbol kulüpleri sadece sportif örgüt değiller aynı zamanda ekonomik örgütler de. Peki bu durum futbolun özüyle ne kadar alakalı, bu ekonomik örgütlenme ve metalaşma futbolun özü mü? Bu futbolun oyundan işe dönüşmesidir. Oyuncu, takımıyla para endeksli bir ilişki kurar, bu durum da hem bağı hem aidiyeti zedeler. Ama tüm zedelenmelere rağmen taraftarlıkta hâlâ korunan bir öz söz konusu, taraftarlık kavramı komple satın alınabilen bir şeye dönüşmedi. Belki de bu durumda oyunun özünün, pazarın alanının tahakkümünden sıyrılabilen yerleri olduğu sonucuna varabiliriz. Bu bağlamda Tsubasa örneği bize kapitalizmden ve iktidardan görece bağımsız bir sosyal pratik olarak futbolu ve özünü değerlendirme imkânının kapısını aralar.

Futbolun büyüsü ve etkisi

Futbol belirli kurallarla bağlanmadan evvel de pek çok yasaklarla karşılaşmıştır. Çünkü bu oyunun her zaman büyük kalabalıkları harekete geçirme özelliği aktif olarak var olmuştur (Aydın ve diğer 298). Futbolun büyülü atmosferi ve etki alanının genişliği reddedilemez bu sebeple. Ancak bu atmosferin nasıl işlendiği konusunda zıt yorumlar var, kimisi aidiyet bağ kurma ihtiyacının giderilmesi olarak değerlendirirken kimisi için modern bireylerin özlemlerini kullanan kapitalist bir etkinliktir futbol. Barış Kılınç, futbolun masumluğunu sorgular ve Nietzcshe’nin “Dionysos” kavramıyşa beraber okur. Dionysosca olanın büyüsü altında, kişi hem kendi ile hem de içinde bulunduğu ve belki de yabancılaştığı toplumla yeniden bağ kuruyordur çünkü (Kılınç 278). Yani futbolda özdeşleşme yaşayarak arınma yaşayan bireyde bir tür katharsis gerçekleşir ve maç sonrası günlük yaşamına devam eder. Bir tragedya karşısındaki seyirci gibi düşünebiliriz onu, sıradan insana yüklenen bir tanrısallık ve kahraman olan yıldızlarla kendini özdeşleştirerek arınan bir seyretme eylemi.

Futbol ile hayat arasında kurulacak bu ilişkinin ortaya çıkardığı başka bir gerçeklik ise, kapitalizmin rekabete dayalı sisteminin kutsanıyor olması ile beraber, bireylerin rekabet sonunda kazanacakları üzerinden sistemin işlerliğinin devam ettirilmesidir. Kapitalist toplumsal yapı için bireyin sistemi içselleştirmesi önemli bir gerekliliktir ama bu gereklilik için sistem, bireyleri motive etmektedir. İşte kapitalist düzenin vaatleri; iş, sağlık, refah ve mutluluk, futbol gibi etkinlikler yoluyla elde edilebilir birer gerçeklik gibi sunulabilmektedir. Maradona ve Pele ya da yeni adlarıyla Metzi ve Ronaldinho gibi futbol yıldızlarının, üçüncü dünya ülkelerinin banliyölerinde yaşayan çocuklar ve ebeveynleri için önemi, taşıdıkları simgesel değer ile ölçülebilir. Bu simgesel değerin niteliği, üçüncü dünya ülkelerinin banliyölerinden çıkmış ve kazandıkları milyonlarca dolar ile sürdükleri yaşamın niteliği açısından yıldız futbolcuların, yine üçüncü dünya üzerinde ya da düzeninde yaşayan çocuklara ve ebeveynlerine söylediklerine bakıldığında daha iyi anlaşılabilir: ‘Siz de yapabilirsiniz’ cümlesi, kapitalist düzenin işlerliğini garanti eden bir motiftir. Bu bağlamda, kapitalist hiyerarşinin üstlerine doğru hareket eden ve tam da bu nedenle üçüncü dünyanın sıradan insanlarınca mitik bir kahraman gibi algılanan (çünkü onlar kendilerinin aksine refaha, zenginliğe ve mutluluğa tüm zorluklara rağmen kavuşabilmiştir) futbol yıldızları da eski ya da yeni teker teker incelendiğinde birer üçüncü dünyalıdır ya da birinci sınıf ülkelerin üçüncü dünyayı andıran banliyölerinde yaşayan sıradan kimselerdir. (Kılınç 284-285)

 

Seyirci mi Taraftar mı?      

Günümüzde futbol kapitalizmle bütünleşik bir ilişki içindedir. Futbol kapitalizm için oynanandan daha çok seyredilen bir etkinliktir. Ama tribünde pasif bir seyretme eyleminden bahsedemeyiz, orada büyünün dönüşümü ve dışa vurumu söz konusudur. Bastırılmış başkaldırı kendini gösterdiği yer olarak okunur tribün ve aslında isyan potansiyelinin ve dayanışma ruhunun canlandığı yerdir de.

Futbolun iki yüzü sadece sahadan ibaret değildir. Sahanın arkasında da iki yüzle karşılaşılır, taraftar ve seyirci. Taraftarlık ve seyircilikse iki ayrı kavramdır. Seyirci daha pasif bir varlığa işaret eder. Taraftar olmak bizatihi aktif bir var olma şeklidir. Seyirci seyreden, taraftar taraf olandır, seyretmek pasif taraf olmak aktif bir eylemdir. Seyirci tüketicidir, pazar ona çalışır, o satın alır ve yalnız başına izler ama taraftar olmak birliktelikle, ilişki ağıyla gerçekleşir.

 

Seyirci ve taraftarın ayrışması endüstriyel futbol meselesiyle alakalıdır. Endüstrileşmeyle oyun bir gösteriye, şova dönüşür, beraberinde de seyredenin artışını getirir, kitleler önce sahadan, sonra da saha kenarından çekilir ve ekran karşısında birikir.  Futbolun kapitalist bir dünyanın nesnesi hâline gelmesi, bir tüketici grubu olarak seyircileri doğurur. Bu seyirciler oyundan anlarlar ama oynayamazlar. Yani meta merkezli yeniden düzenleme kendisini futbolda da gösterir (Aydın ve diğer 297). Bu noktada taraftarlık kavramı bir sınıra ve tanıma sığmadığı gibi aslında tam olarak kalıba ve kurala da uymaz, aslında bu sebeple alternatif alanın ümidini de içinde barındırır, tıpkı tehlikeyi barındırdığı gibi. “Her ne kadar taraftarlık bu ticarileşmenin içinde kendi özgün varoluşu, dili, kültürü ile endüstriyelleşen futbolun içinden doğmuşsa da onun yaratmaya çalıştığı formdan farklı bir biçimde gelişerek, oyundaki birliktelik ve isyan potansiyelini ‘kısmen taşıyan’ bir biçimi olmuştur” (Aydın ve diğer 298).

 

Taraftar kavramı bir kolektiviteye işaret eder, bir ilişki ağını gerekli kılar, burada ortak dil ve hafıza ile kurulan bir kamusal alan söz konusu. “İçinde şenliğin, hüznün, dayanışmanın beraberce yaşandığı bir sosyallik ve ‘sahada olanlar dışında’ bir kolektif hafıza taraftarlığın en önemli koşullarından birisidir” (Aydın ve diğer 300). Taraftarlık bir dayanışma biçimidir, yalnız bu dayanışmanın illa olumlu bir çıktısı olmak zorunda değil, çünkü insanlar şenlik etrafında da şiddet etrafında da birlik olabilirler.  Bu noktada Kaan Arslanoğlu, insanı bir takımla kulüple özdeşleştiren şeyin ne olduğunu sorar, takım ve kabile aidiyeti ihtiyacını birlikte okur, yenilmenin esir düşmek, kazanmanınsa esir almak olduğunu söyler.  Çocuklukta benzer etkenlerle bir takım seçilir ve ömür boyu ona bağlı kalınır.  “Artık o kulüp kişinin kimliğinin önemli bir parçası hâline gelmiştir. Takım değiştirmeye neredeyse din değiştirmek kadar seyrek rastlanır” (Arslanoğlu 363).

 

 

Futbol Edebiyatı

Futbol hayatla alakalı olduğu için bütün disiplinlerde bir çıktısını görebiliriz. Ancak futbola dair yazınsal üretimin en yaygını spor haberleridir. Lakin bizim edebiyattan kastettiğimiz estetik değeri olan bir üretim alanı olduğundan, futbol bu anlamda da aslında alan zengin içeriklere sahip. Reddedilemez bir anlatı var bu oyunda ve bu anlatının kurmacaya yansıyan hâli de çokça var. Tanıl Bora, romantik bir benliğin, karakterin kendi etrafında bir anlatı kurması olarak yorumlar bu durumu.  Futboldaki romantizm büyüsünün basit anlamda bir duygusallık olmadığını da ekler.   

 

Bu alandaki en ünlü kitaplardan birisi İngiliz yazar Nick Hornby’nin 1992 yılında yazılan Futbol Ateşi adlı eseridir. Bir büyüme hikâyesinin taraftarlıkla paralel olarak nasıl geliştiğini anlatır. Bu otobiyografik roman önemli olmakla birlikte onu başka da romanlar, türler de izler. Çocuklar için bugün bir kitapçıya gittiğinizde direkt bir raf görürsünüz “futbol” olarak etiketlenen. Ancak bu metinler ne kadar estetiktir ya da ne kadar popüler kültür ürünüdür tartışılır, tartışılması gerekir. Ama çocukların büyürken en çok hayatlarına dahil olan oyun olduğu için futbolun çocuk edebiyatlarına yansıması kaçınılmazdır.

 

Sosyal bir pratik olarak futbolun çocuk gelişimindeki yeri

Çocuk edebiyatında futbolun önemli bir yeri vardır, çünkü çocuğun dünyasında yeri vardır futbolun. Bu yer olumlu ve olumsuz iki veçhesiyle belirmekte. O hâlde çocuğu futbola göndermeli mi, futboldan korumalı mı? Öncelikle ne ifade ettiği üzerine yapılan çalışmalardan yola çıkarak futbol resmini bir berraklaştıralım. Çocukların ihtiyaçları fiziksel, duygusal, sosyal, eğitim ve sağlık şeklinde bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Bir bireyin kişilik gelişimi çocukluğundan itibaren beslendikleriyle oluşur. Bu noktada ihtiyaçlar çok çeşitli ve biriciktir. Ama sanatsal ve sportif ihtiyaçlar da çok önemli bir yerdedir. Çocuğun bireyliğini geliştirilebilmesi için ötekilere, sosyal ortamlara ihtiyaç duyulur, ama bu sosyal ortamlar onun kendini görmesini de sağlayabilir kendini daha çok kaybetmesine de yol açabilir, “Futbol bu noktada nasıl bir yerde duruyor?” diye sorulabilir. En temelde futbol bir takım oyunu, bu sebeple iş birliği grup içi iletişimi grup dayanışması gelişir, salt olumlu bir katkı sağlar diyebilir miyiz? Peki o zaman bu noktada futbol ve erkeklik noktasında okuma yaptığımızda neyle karşılaşırız, futbol sevmeyen erkek çocuklarının erkek cemiyetlerinde dışlanması, cinsel yönelim üzerinden zorbalığa maruz kalmaları noktasında ne düşünmeliyiz? Ya da futbolun kazanma ve kaybetme dinamikleri çocuk öznelerin sosyal hayatlarını nasıl etkiler?

 

Öncelikle futbolun bir disiplin gerektirdiği ve disiplin geliştirdiği su götürmez bir artı değerdir. Kaptan Tsubasa örneğinde görüldüğü gibi çocukların bütün hayatını ve yaşama şeklini belirler futbolla kurdukları ilişki. Çocukların zevk alabildikleri bir alan olarak futbolun onların hayatına eşlik etmesinin tabii ki olumlu birçok getirisi var. Öncelikle bir beden sporu olduğu için vücut farkındalığı kazanırlar. Mücadele etme becerisi gelişir, ama bu beceri şefkatli bir şekilde de şiddetli bir şekilde de gelişebilir. Bu noktada rehberlerin varlığı ve yönlendirme biçimleri önemli.  Futbol oynadıkları için illa hoşgörü ya da iyi değerler gelişir diyemeyiz ama sorumluluk ve pes etmeme becerisi gelişir diyebiliriz.

 

Çocuğun bedensel gelişimi için zorunlu olan hareket ihtiyacının giderildiği alanlardan birisidir futbol. Özellikle günümüz kent yaşantısının azalttığı hareket alanı için varlığı önemlidir.  Fiziksel aktivitelerin dahil olduğu oyunlar, çocuğun korkularını yenmesi, öz-benliğini oluşturması gibi birçok açıdan destekleyici olur. Her şeyden önemlisi sosyal çatışma ile muhatap olur ve iyi bir rehber yardımıyla bu çatışmayı çözmenin yollarını deneyimler. Yani spor çocuk gelişiminde fiziksel, bilişsel, duyusal açıdan önemli yer kaplar. 

 

Oyun, çocukların psiko-motor ve zihinsel gelişimlerini olumlu yönde katkı sağladığı konusunda zaten rüştünü çoktan ispatladı. Çocuk dünyayı oyunla keşfeder, oyunla merak duygusunu tatmin eder. Bir kurmaca içinde, mantık yürütme, seçip yapma, dikkatini toplama mücadele etme çalışır. Mücadele içinde sürekli olarak kendi sınırlarını açar, kendisini sınar. Tsubasa ve arkadaşları da oyun süreci boyunca geliştiler. Piaget’e göre çocuk oyunda kendi özünü geliştirir.

 

Oyunun sosyal gelişim ve toplumsallaşma ile olan bağı da çok belirgindir. Takım oyunları çocukta yardımlaşma, birlikte çalışma duygularını geliştirir.  Grup içinde çocuk kendisini diğerleri ile karşılaştırma ve birlikte gelişme imkânı bulur. Tsubasa ve arkadaşlarının karşılaşmalarda birbirlerinden öğrendikleri ve birbirleri sayesinde durum değerlendirdikleri çok örnek bulunur.

 

Öte yandan futbol, çocuk öznenin duygusal olarak da gelişimine etki eder. Duygusal zekayı çalıştıran bir yönü vardır. Oyun ruh sağlığına da hizmet eder zira oyun sırasında birçok duygusal ilişki devreye girer. Mutluluk, sevinç, kazanma, acıma, korku, kaygı, dostluk, düşmanlık, bağımlılık, bağımsızlık ve daha fazlası Tsubasa serisinde de karşılaştığımız yoğun olarak temsil edilen duygulardandır. Ama burada önemli olan çocuğun bu duygu durumlarını yönetmek konusunda destek almasıdır.

 

Futbolun duygusal yanına vurgu yaptığımız için psikolojik dayanıklılığın da altını çizmeliyiz. Araştırma sonuçları, psikolojik dayanıklılığın duygu düzenlemeyi önemli ölçüde sağladığı ve üst düzey bir performans sergilemek için psikolojik dayanıklılığa ihtiyaç duyulduğu yönündedir.  Cicohetti, büyük güçlükler, ağır tehditler veya travma durumlarında bireyin duruma olumlu uyum sağlama yetisini içeren, gelişebilen bir süreç olarak tanımlar  (Şahin vb 204). Karşılaşılan risklerle mücadele ederek motivasyonunu tekrar düzenlemektir psikolojik dayanıklılık. Psikolojik dayanıklılık gelişiminde erken çocukluk döneminde ebeveynin çocuğa karşı olan tutumu etkilidir. Erkek çocuklukta bağımsızlık yönelimi desteklenen çocuk, duygularını daha iyi yönetebilir. Bu bağlamı Tsubasa’nın  duygularını yönetmesi bahsinde tekrar hatırlayalım.

 

Yalnız çocukların futbolla olan ilişkileri hep romantik bir çerçevede ilerlemiyor, aksine futbol ve okul arasında bir tercihte bulunmak zorunda kalan çocukların futbol dışındaki sosyallik alanları daralmış oluyor. Bu noktaya odaklanan çalışmalar da var. Ayrıca o büyük hevesleri karşılanmayınca hayal kırıklığı da olabiliyor. Çocukların hayatları sınırlı bir sosyal hayattan ve dar bir çevreden ibaret kalıp, rekabet yoğunluğuyla şekillenebiliyor.  Büyük paraların döndüğü bir sektör olan futbolda rekabetçi ortam çocuklar üzerinde olumsuz etki yapabiliyor. Bu sebeple ailelerin daha bilinçli bir rehberlikle yaklaşması gerekiyor. Tsubasa çizgi filmi üzerinden konuşacağımız durumsa, ekonomik bir bağlamda futbolla teması olmasa bile çocuğun sahada karşılaştığı yoğun duyguları yönetmek için bir yetişkin desteğine ya da spor pedagoguna ihtiyaç duyduğudur. Burada pedagojik müdahaleye değil, kolaylaştırıcı sorumluluğuna işaret edilir. Peki Tsubasa ve arkadaşlarının ilişkiler ağında tüm bu süreçler nasıl işler?

 

Futbolun gölgesinde: Tsubasa ve arkadaşları nasıl büyüdü?

Yazının başında değindiğim insanı ve toplumu anlamak için futbol üzerine konuşmak gerekir savımızı, başka bir futbolu aramak için de Kaptan Tsubasa çizgi dizisi hakkında konuşmak gerekir diyerek genişletiyorum. Çizgi dizi, çocuklar için ne anlam ifade ettiği ve nasıl bir ortam sunduğu üzerine bize önemli bir tartışma alanı açıyor. Şimdi tüm konuştuğumuz ve konuşmamız gerektiğini düşündüğümüz bu ön tartışmaları aklımızda tutarak Tsubasa çizgi filmini çözümleyelim. 

 

Öncelikle hikâyenin futbolik mekânı Nankatsu’dur. Nankatsu’da iki futbol okulu, Nankatsu Devlet Okulu ve Şitetsu Özel Okulu arasında bize bazı soruları tartıştırırken daha sonra Japonyo Küçükler Dünya Kupası için Nankatsu şehrini temsilen iki okul ve diğer okullardan karma bir ekip kurulur ve başta rakip olarak gördüklerimizi takımdaş olarak izleriz. Bu geçiş ve yer değiştirmenin de çocuk özneler arasındaki rekabet ve ortaklık durumunu gözler önüne serdiğinden ve birbirleriyle olan ilişkilenme biçimlerini yansıttığından önemli olduğunu düşünüyorum. Öte yandan bir şehirde yaşayan farklı sınıfların aynı sahada buluşmasını da görüyoruz. Bu durum her şeyden önce devlet okulu-özel okul karşıtlığıyla önümüze çıkar, fırsat eşitsizliği olarak belirir. Özel okulun öğrencileri çok daha eğitimli ve iyi durumdadır. Devlet okulunun öğrencileriyse teknik eğitim anlamda çok yetersizdir. Tsubasa, özel okula gitme imkânı varken devlet okulunu seçerek şartları biraz olsun eşitler. Zaten ondan önce de Devlet Okulu öğrencileri “neden bütün iyi oyuncular özel okula gidiyor” diye sorar. “İyi olmayı sağlayan şey imkânlar mı?” sorusu bir kenarda dursun, Misaki ve Tsubasa’nın devlet okuluna gelmesiyle aradaki eşitsizlik farkı kapanır, başka bir futbol izleteceğini en başından belli eder yönetmen.

 

Özel karakterler

Çizgi filmin adı Kaptan Tsubasa olsa da, Tsubasa dışında da birçok karakterin hayatını serimler anlatı bize. Bu alt başlıkta metin boyunca sık örnek vereceklerimi özel olarak da belirtmek istedim.

 

Tsubasa Oozora: Babası deniz kaptanı olan Tsubasa annesiyle bir hayat yaşar. Ebeveynleri onu dinleyen ve isteklerini merkeze alan insanlardır. Küçüklüğünden beri tek tutkusu ve en büyük bağlılığı futboldur. Futbol topu onun en iyi dostu, futbol ise rüyasıdır. Babası dışarıda olmasına rağmen baba özlemi ya da babanın yokluğunda oluşan bir agresiflik sergilemez, ama Tsubasa’nın takdir edilen bu futbol bağlılığının ve futbolun her şeyden önce geliyor olmasının sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Bir çocuk için her şeyden önce gelen futbol neyin aslında yerini tutar?

Bununla beraber Tsubasa arkadaşlarını ve kendi ihtiyaçlarını dinleyebilen kendi kararlarını verebilen bir olgunluğa da sahiptir. Süreç içerisinde kendisi emek verip gelişirken çevresindekilerin de gelişmesini sağlar. İş birliği ve dayanışma ruhunu diri tutar. Öğrenmeye ve inisiyatif almaya açıktır. Gözlemlediklerini uygulamaya geçirir.

 

Genzo Wakabayashi: Tsubasa’nın önce rakibiyken sonra dostu olan karakterdir. Nankatsu’da özel okul olan Şitetsu’nun kalecisidir. Bir telefon görüşmesi dışında hiç ebeveyn sahnesine denk gelmeyiz, zengin bir ailenin iyi yatırım yapılmış çocuğudur. Liseye kadar ailesi Londra’da yaşarken o Nankatsu’da hocası Mikami ile beraber yaşar, kupa maçlarından sonra da Almanya’ya gider. Ağırlığı ve karizması olan bir karakterdir. Onun sözleri ve desteği hem Tsubasa için hem de seyirciler için güç vericidir. Tsubasa’nın en çok düştüğü zamanlarda Wakabayashi’nin desteği devreye girer. Kendi hırsını törpüleyebilen bir hikâye olarak çıkar karşımıza. Anti kahramandan kahramana döner hızlıca.

 

Taro Misaki: Nankatsu’nun takımının süper ikilisinden biri Tsubasa diğeri de Misaki’dir. Misaki’nin de özel bir aile hikâyesi var. Birden değil, süreç içerisinde parça parça hakkında bilgi alır ve artık şehri terk edeceği veda bölümünde hâkim oluruz. Misaki seyyar ressam babasıyla çıkar karşımıza. Annesi babası ayrıldığından beri babasıyla yaşar ve babası her resim bitiminde yer değiştiren bir iş yaşamına sahip olduğu için Misaki’de sürekli yer ve okul değiştirerek büyür. En uzun kaldığı yer Nankatsu’dur, ilk defa bir takımla finallere çıkacak kadar uzun süre birlikte kalır bu sebeple dünya kupasını almak onun için de çok önemlidir.

Misaki ile beraber kalıplaşmış çekirdek aile hikâyesini sorgularız, her ne kadar ev içi yaşamlarına dair bir kapı aralanmasa da baba ebeveyn rolünü görürüz. Ayrıca bir çocuğun sürekli yer değiştiriyor olmasının hayatını nasıl etkileyeceğini tartışırız. Yer değiştirmenin avantajını gösterir bize, yeni çocuk dışlamasına maruz kalmaz, çünkü çok iyi futbol oynar. Futbol sayesinde gittiği ortama çabuk dahil olur, çabuk kabul edilir. Çocukların kendilerini kabul ettirmeleri için bir uğraş sahibi olmaları gerektiği mesajı çıkıyor diyebilir miyiz, peki o zaman toplum tarafından hiçbir karizması, bir hobisi, yeteneği olmayan bir çocuk, o dışlanmaya ya da dışarda kalmaya devam mı etmeli?

Misaki’nin avantajı, bütün takımları tanıması, oyuncuları ve özelliklerini bildiği için analiz yeteneğinin gelişmesidir. Ayrıca yine okula kayıt olmak için tek başına giden bir çocuk olması, çocuğun bireyselliğini ve günlük hayatını tek başına idare edebilmesini gösterir. Ebeveyn bağımlılığı neredeyse sıfırdır Misaki’de.

 

Jun Misugi: Yakışıklı ve kibar bir delikanlı olduğu ona hayran kızların tezahüratlarından da anlaşılır. Çok yetenekli başarılı ve centilmenliğiyle karşımıza çıkar. Ama onun hikâyesini özel kılan daha sonra öğrenildiği gibi kalp hastası olmasıdır.

Kalp hastası olmasına rağmen futbol oynamaktan vazgeçmez. Futbol tutkusu onun en önemli hasletidir. O sebeple bütün riskleri alır ve iyi maç oynamaya odaklanır. Onun olduğu bölümler, mücadele etmek, vazgeçmemek, kendini korumak ve duygusal denge konularını tartışmamızı sağlar.

 

Kojiro Hyuga: Meiwa takımının kaptanı anti karakterimizdir. Seride çok kahramanımız olsa da anti kahramanlık yerinde kimse Kojiro ile yarışamaz. Tüm diğerleri bir yana Kojiro bir yana gibi bir ayrıma bile gidilebilir. Hırs tutku ve zor bir ailede büyümenin kişilik gelişimine etkisi yine sayesinde bolca tartışmaya açılır.

 

Ryo İşizaki: Nankatsu devlet okulunda okuyan ve dünya kupasına o okuldan katılmaya hak kazanan Tsubasa ve Misaki dışındaki üçüncü kişidir. Bir halk çocuğu olarak nitelendirebileceğim İşizaki, ailesiyle birlikte biraz orta sınıf altı bir hikâyeye şahitlik etmemizi sağlarken, gelişimi ve akran ilişkilerini tartışmamıza olanak verir.

 

Roberto Hongo: Dünyaca ünlü bir yıldızken gözündeki rahatsızlıktan dolayı oynayamayacak olan Roberto, Tsubasa’nın yeteneğini keşfeder ve hem onu hem de arkadaşlarını çalıştırarak futbolla yeniden bağ kurar.

 

Ailelerin Tutumları ve Çocuk bireyin seçimleri

Kaptan Tsubasa’yı izlerken ailelerin ekseriyetle az rol aldığı bir anlatı izleriz. Onlar seyirci tarafındadır ve olan biteni seyreder, gerekirse destek olurlar ama müdahaleleri söz konusu değildir. Bu açıdan aile hikâyelerindeki müdahalesizliğin özellikle tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

 

Tsubasa’nın ailesi tam bir “destek” ailedir.  Dünyanın bir numaralı futbolcusu olmak için çalışan bir çocuğun hikâyesi olarak başlayan süreç boyunca, Tsubasa’nın hayali ve tercihleri merkeze alınır. Çocuğun futbol eğitimini nerede alması gerektiğini biliyor olmasından başlayarak, anlatının henüz en başında, bize çocuk bireyin farkındalığını içeren bir hikâye izleyeceğimizi gösterir. Tsubasa’nın “ailem buraya daha iyi bir futbolcu olmam için taşındı” demesiyle, çocuğun futbolcu olma hayali için mükemmel futbolcular yetiştiren okulu ile meşhur Nankatsu’ya taşınır aile ilk bölümde. Kaptan babanın sürekli seyahatte olduğu bu hikâyede var olan ebeveyn aslında annedir.  

 

Genzo Wakabayashi’nin ailesi ise hikâyede hiç yoktur. Neredeyse dünya kupası maçlarının sonunda, yani 57.bölüme doğru ancak onun aile hikâyesinin resmini net bir şekilde çizeriz. Anne babası Londra’da çalıştığı için Genzo hocasıyla beraber yaşıyordur. Sürekli yanında olan kişi onun sadece hocasıdır.  O çok büyük evde ve imkânlarda, aslında ailesiz bir çocuk olarak büyür. Ancak bu durum yoksunluğun ya da dile gelen bir zor aile hikâyesinin anlatısı olmaz.

 

Misaki ise ayrılmış bir anne babanın çocuğudur. Burada aile babadan ibarettir. Babanın tutkusu ve işi merkezli bir hayatı dolayımında yaşanır. Ancak kupa sahnesinden sonra babası istersen artık seni merkeze alıp yerleşebiliriz diye teklif eder. Misaki ise bu teklifi “benim hayalim kupayı almaktı aldım, şimdi senin hayalin için devam edebiliriz” diyerek reddeder.

 

Anti karakter Kojiro’nun aile hikâyesiyse tam bir dram temsilidir. Babası öldükten sonra Kojiro’nun erken büyümesi gerekir. Futbola kendisini ve ailesini kurtaracak kapı olarak yaklaşır. Bu sebeple de zor bir ailesi olduğu için hırsının ve sert oyununun meşru olduğunu düşünür.

 

Orta sınıfın altını temsil ettiğini düşündüğüm İşizaki’nin aile hikâyesiyse Türkiyeli izleyici için daha tanıdıktır. Terlikle kovalayan, çocuğuna karşı günümüzde eleştiri oklarının hedefi olacak toksik cümleler sarf eden bir anneyi görürüz çoğunlukla.

 

Burada tartışmanın odağına almak istediğim mesele aslında ailenin sınırının nerede başlayıp nerede bittiği sorunsalı. Çocuk bireyler hayatlarıyla ilgili her kararı kendileri mi vermeli? Bir çocuğa hangi sınırlar dahilinde güvenebiliriz? Aile koruması nerede başlar? Anlatının seyrinde “çocuk” olarak değerlendirdiğimiz karakterler, çok fazla bireysellik vurgusuyla inşa edilmişler. Ancak bir çocuğun bütün kararlarını tamamen kendisinin vermesi özgürlük müdür? Çocukluğunun güvencesi için aile koruması gözetiminde olması gerekmez mi bazı kararların? Bu kararların sorgulanmasını özellikle “feda kültürü” bölümünde tekrar ele alacağım. Şimdi biraz da resimde az görünen kadın tiplerini öne çıkarmak istiyorum bu yazıda. Futbol oynayan erkek çocuklarının anneleri, o erkek çocukların destekçisi kız arkadaşları ve o erkek çocukları arasından daha iyi olanı transfer edecek olan kadın menajeri.

 

Az temsillenen temsiller: Kadın tipleri

Tsubasa’nın annesi eşi seyahatteyken yalnız başına yaşayan bir kadı olsa da anlatıda şikâyetiyle ya da zorlanmasıyla belirmez. Oysa göz ardı edilen bir duygusal emek söz konusundan söz edilebilir. Bilhassa dördüncü bölümde babadan gelen mektup sahnesi çok önemlidir. Kadının mektubu okuduktan sonra “Tsubasa’dan başka hiçbir şey düşünmüyor” diyerek kızması duygusal emek görüntüsü olarak var olur sadece temsilde. Evlerinde kalan Tsubasa’nın hocası Roberto ile de güzel bir diyaloğu olan, modern ama ev ve aile merkezli anneyi temsil eder. Bireysel olarak ne işle meşgul olduğunu ya da ne yaptığını bilmeyiz izleyiciler olarak. 

 

İşizaki’nin annesi “sen yapamazsın, sen zaten neyi yaparsın” diyen ama bunu doğal akışta söyleyen bir tipleme olarak belirir. Onu eleştiren yoktur, âdeta kendi sınıfının günlük gerçeğini temsil eder. 16.bölümdeki antrenmana giden İşizaki’ye “ev işlerinden kaytarıyorsun bu akşam sana yemek yok” ya da “Bir erkek daima cesur olmalı” şeklindeki yakarışlarıyla da bu alımlanışı pekiştirir. Kojironun annesiyse zor durumda olan bir ailenin zor durumda olan annesinin serencamıdır. Eşi öldükten sonra çocuklarına bakmaya çalışır. Ama bir yandan da Kojiro’un ne hâlde olduğundan habersizdir. O da diğerleri gibi seyirci koltuğundan öteye gidemez etki etmekte.

 

Misagi’nin annesininse zengin bir evin hanımı olduğunu hem salondan hem de şık kıyafetinden takılarından anlarız. Lakin çocuğunu izlerken sadece şık kıyafetler içinde ağlayan çaresiz bir annedir. Oğlunun kalp hastalığı karşısında düşüncesi, tercihleri, kaygısı hiç etki etmez olaylara, her zaman son sözü baba söyler.

 

Yayoi ve Çok bilmiş Alego; kız öğrenciler arasında öne çıkan karakterlerdir. Yayoi, Jun Misagi’nin düşünceli ve âşık olduğunu anladığımız menajeridir. Çok bilmiş Alego ise, uzun süre adı bile olmadan lakabıyla taraftar grubunun liderliğini yürüten Tsuba’ya âşık olması dışında hani “erkek gibi” dedikleri türden tasarlanmış bir karakter gibi, lider ve isyan ruhu çok güçlü, hakeme itirazdan taraftarları yönlendirmeye varacak kadar etkilidir. Ancak onun bu tavrı için 50. bölümde geçen “Bu kız ne kadar hırslı ben onu erkek sanıyordum” repliğini duymak yerine, daha kendine has bir kız karakteri görmeyi isterdim izleyici olarak. Neyse ki liseye geçtikleri 57.bölümde o zamana kadar çok az ve hep aynı şekilde sesi çıkan karakterimiz burada bütün bir bölümün anlatıcısı olarak çıkıyor karşımıza. Ama yine de “senin işin havluları asmak” söylemiyle karşılaşmıyor değiliz.

 

Analizci kadın ise ünlü bir futbol okulu için transferi seçmek adına oyuncuları gözlemler. Bir erkeğe bağlı olmayarak varlığını gördüğümüz tek kadın, sahanın arkasında Tsubasa ve Kojiro’yu dürbünle izleyen şık giyimli bayandır. Değerlendirmelerinden işine hâkim olduğunu anlarız. Aslında bir otorite sağlar, çünkü onun sözleri Kojiro’nun oyununu etkiler.

 

Sonuç olarak kadın hikâyeleri ve aile hikâyeleri genellikle geri planda kalan, annelerin sadece anne olarak var oldukları temsillemelerdir. Ekonomik olarak farklı sınıfa ait aile örneklerinin çocuklarını görsek de senarist, aileyle bağlantılı olarak çocukların davranışlarını bize açıklamaz, izleyici bu resimler arasından tipik olanı seçebilir sadece. Bu noktada belki de futbol meydanında her mahalleye yer olduğunu ve futbolun sadece belirli sınıflara ait bir oyun olmadığını çıkarsayabiliriz.

 

Arkadaşlık İlişkileri ve Gelişmeler

Tsubasa söz konusu olduğunda hikâyenin en güçlü yanı arkadaşlık hikâyeleri diyebilir miyiz? Önceliğin top ile olan ilişkidir ve arkadaşlık bu ilişkiyi kuvvetlendiren etmen olarak karşımıza çıkar. Futbol ise çocukların birbirleriyle karşılaşmasına alan açar. Bu karşılaşma iki şekilde olur, ya rakip ya takım arkadaşı olarak. Akran zorbalığı da akran dayanışması da kendine yer bulur. Kesinlikle iş birliği, birlikte başarma ve dayanışma noktasında dizi de çok fazla örnek var. Her şeyden önce futbol oynayan çocukların kendilerini ifade etme ve mücadele etme yönlerinin geliştiğine şahitlik ederiz izleyici olarak. Bağ kurma ve arkadaşlık ilişkilerinin önemini görürüz, Tsubasa ve arkadaşları birlikte çalışır birlikte gelişirler ve birbirlerini dert edinirler. Lakin bu arkadaşlığı gördüğümüz saha dışı bir hayat pek söz konusu değildir. Her şey gibi bu çizgi filmde de arkadaşlık sahada olup biter. Hatta Misaki’ye veda eğlencesi bile yine sahada yapılır. Futbol dünyasında inşa edilen bir arkadaşlığın sadece sahadan ibaret olması üzücü olsa da çizgi filmin genel eleştirisi zaten çocukların hayatının tamamen sahadan ibaret olmasıdır.

 

Öte yandan akran zorbalığı resimleri de önemlidir, bu sahnelerde bazen yakın arkadaşlarının zorbalığına şahit oluruz, bazen de karşı grubun sözlü saldırısına. Ama iki durumda da mücadele örneği görüyoruz. İşizaki’nin kendisinin alaya alınmasıyla nasıl baş ettiğini izlerken, korunaklı sahte bir hikâyedense, çocuk dünyasını daha iyi resmeden bir anlatı deneyimleriz. Zira, çocuklar bazen birbirlerine karşı acımasız olabilir. Bu durumu yok saymak yerine var oluşuyla baş etmek önemlidir.  

 

Genzo ve Tsubasa’nın arkadaşlık hikâyesindeyse bir değişime şahit oluruz. Rakip olarak başlayan tanışıklık, dostlukla taçlanır. Misaki ve Tsubasa’nın birbirlerine destek olmakla başlayan arkadaşlıkları, zamanla maçta bile konuşmadan anlaşmalarını sağlayan bir birlikteliğe evrilir ve bu sözsüz iletişim aynı zamanda maçlarda kazanmalarını sağlayan esas şeylerden birisidir. Futbol aracılığıyla özgün bir bağ kurulur ikili arasında.

 

Son olarak İşizaki’nin kendi kalesine gol atma sahnesine değinmek istiyorum. Uzun süre yedek kulübesinde bekleyen İşizaki, 23.bölümün sonunda oyuna girer ve heyecandan kendi kalesine gol atar. Bu noktada İşizaki’nin kendi kalesine gol atması da anlatıda önemli bir öğretinin kapısını aralar.  İşizaki “bu utançla nasıl yaşarım ben” diyecek kadar dertlenir. Takım arkadaşları önce ona sert çıkışıp suçlasalar da sonra destek olmaya karar verirler ve hepsi tek tek ben de kendi kaleme attım” diyerek onu rahatlatırlar. Basit bir hata, ekibin kendi içinde dayanışmasını sağlar ve bu bağ takımı güçlendirir, mücadeleye devam ettirir.

 

Futbol ve duygular; keyif mi hırs mı?

Çocukların sahada olan karşılaşmalarında beliren en temel iki duygu, keyif alma ve hırs. Oyuna hangi duygu ile yaklaştıkları arkadaşlık hikâyelerini de belirler. Keyif alma da esas temsilci Tsubasa olduğu için onu merkeze alıp arkadaşlık ilişkilerinin de olumlu olduğunu söyleyebiliriz. Ama baştan aşağı bir hırs temsili olan Kojiro, keyif almaktan ziyade acı çeker, etrafını da sert bir şekilde ezer.

 

İki başarılı oyuncu üzerinden futbolla ilgilenen her çocuğunun sosyal davranış iyiliği kazanacağı genellemesi yapamayacağımızı fark etmemiz önemli. Futbolun davranışlara kesinlikle yansıması var, ama bu herkes için aynı şekilde değil. İlk bölümlerde hırsın temsili Genzo olsa da Genzo daha sonra bu durumu yönetebilir ve olumlu bir örnek olur lakin Kojiro son ana kadar hırsından beslenerek mücadele eder.  Bu noktada rehberlerin varlığı çok önemli ki analiz yapan kadın da bu durumu vurgular ve Tsubasa’nın hocasıyla Kojiro’nun hocasının birbirinden çok farklı olması gibi çocukların da çok farklı olduğunu belirtir.  Tsubasa karşısındakinin harika bir oyuncu olduğunu görmekte ve kabul etmekte zorlanmaz, hatta bu onun hoşuna gider, güçlü oyuncunun onu daha da güçlendireceğini düşünür. Onun için yenmek karşı tarafı yok edip ezmek değildir. 2. Bölümde Genzo ile olan karşılaşması için şöyle der: “O harika bir kaleci ama onunla tanışmadan önce onu yenmek zorundayım”.  Genzo da karşılaşmaya hazırlanmak için okula gitmeyip gece gündüz maça odaklanacak kadar hırslıdır.

 

Dizinin 19.bölümündeyse asıl hırs ve keyif karşılaştırmasını görürüz. Tsubasa keyif alarak oynarken, Kojiro öfkeyle ve hınçla oynar. Bir oyuncuyu durdurmak gerekirse hiç çekinmeden faul yapar. Hatta kaleci toptan korksun diye topu direkt yüzüne gönderir. Kojiro için; “Daha önce hiç bu kadar kazanmak isteyen birini görmemiştim,” ifadeleri kullanılır. O da “maçı kazanmak için her şeyi yaparım,” der. Lakin güç gösterisi yapıp takımı değil kendini düşündüğü anlar da çok olur.  Kojiro’nun öfkeli savaş oyununun karşısında topla dost olan Tsubasa’nın barışçıl şefkatli oyunu vardır. Hatta Kojiro’nun korkuttuğu kaleciyi de tekrar oynamaya Tsubasa ikna eder. Kojiro’yu Tsubasa’nın topla olan dost yaklaşımı da öfkelendirir ve  “Ailemin geleceği buna bağlı, sen eğlence için oynuyorsun benim için ciddi iş,” der, Tsubasa kendi uğraşının hafife alınmasını kabul etmez ve “futbol benim rüyam,” diyerek cevap verir. Bu noktada sormak gerek mücadelemizi en çok ne besler, hırs mı hayal mi? Mücadele devam etmek için ısrarcı olmanın gerekliliği ne kadar vurgulansa da bu ısrarın hırsla beslenmesi ve keyifle hayalle beslenmesi karşılaştırması yapmak adına Kojiro ve Tsubasa’ya baktığımızda en nihayetinde, hem sağlık durumu hem psikolojik durumu hem de arkadaş çevresi açısından Tsubasa’nın daha iyi durumda olduğunu söylemek zor değildir.

 

Rekabet, emek, gelişme ilişkisi

Arkadaşlık hikâyelerinin örüldüğü duygular hırs ve keyiften ibaret değildir, rekabet duygusu da çok ciddi derecede ilişki dinamiğini belirler. Süreç boyunca rekabet duygusu mücadeleyi dinamik tutar ve bu doğrultuda emek ve ardından gelişme gerçekleşir. Yani rekabet olumsuz bir anlamda değil, olumlu anlamda kullanılır, gelişmeyi sağlayan en önemli unsur anlatıda rekabettir. Rekabetin kötücül olmadığını, kurgunun en başında Genzo ve Tsubasa karşılaşmasında dış ses “işte ikisinin güçlü dostluğu böyle başladı” dediğinde düşündürtür. Aynı şekilde rekabeti güçlendirici bir şey olarak algılama çok yaygın. Misaki’nin filme dahil olduğu ilk karede Genzo ve Tsubasa da ilk mücadelesini vermektedir. Misaki bu sahneyi “ne kadar güzel bir düello,” olarak dillendirir. 4. bölümde ve daha sonrasında da sıkça örneğini gördüğümüz gibi Tsubasa rakibinin güçlü olmasından haz alır, güçlü takım iyi rakiptir ve ne kadar iyiyse karşılaşma da o kadar iyi olur.

 

Emek ve gelişme olgusu Kaptan Tsubasa’nın her bölümünde vurgulanır. Anlatının seyrinde ilk bölümde gördüğümüz Nankatsu devlet okulunun da zamanla nasıl geliştiğine şahitlik ederiz. Hatta özellikle İşizaki sonradan gösterilen emekle gelen gelişmeyi örnekler.  Ama esas gelişme vurgusu ilk 57 bölüme hâkim olan Japonya küçükler kupası turnuvası sırasında olur. Güçlü rakipler her maçı daha önemli kılar ve her maçta oyuncular daha da gelişir.

 

İlk bölümlerde Tsubasa ve Nankatsu takımı arasındaki uçurum çok gözümüze çarpıp rahatsız etse de süreç içerisinde bu uçurum kapanır. Bu noktada potansiyel yetenek mi emek mi tartışması yapılabilir. Cevabın emek olduğu anlatı boyunca sık sık vurgulanır. Tsubasa’nın sloganı “en iyi arkadaşım futbol topu,” dur. Roberto’da çocuklara yaşayarak öğrenmeyi bütün hayatlarına futbolu yerleştirmelerini söyler, nereye giderlerse ayaklarıyla top sürerek yaşamaya başlayan çocuklar kısa sürede gelişim gösterirler. Tsubasa’nın 5. bölümde “Yetenek diye bir şey yok sonucu sadece sahadaki gayretiniz belirler. Sizden daha iyi oynuyorsam bu çok yetenekli olduğumdan değil sadece futbolu sizden daha çok sevdiğimden,” sözleri haklı çıkar. Ayrıca gözlem emeği de söz konusudur. Tsubasa çok çalışmanın yanında Roberto’yu çok iyi seyretmekte ve gerektiğinde seyrettiğini uygulamaktadır. Yine Emek konusunda şartlara göre eğitim, şartların gerektirdiği vurgusu da yer alır, mesela zor şartlarda çalışan Frona takımı, ya da kumsalda çalışan öğrenciler de çocuk izleyiciye gösterilir.

 

Takımda iş birliği ve birlikte çalışmak da anlatıda çokça yer alır. Burada doğru değerlendirme ve durumu kabul etme önemli bir değer olarak karşımıza çıkar. İşizaki’nin diğerleri kadar iyi olmadığı tespit edilir ve ekip arkadaşları onu çalıştırma sorumluluğunu üstlenir. İşizaki’de bunun gerekliliğini kabul eder ve teslim olur. Ayrıca gelişme için takım iş birliği dışında gerektiğinde inisiyatif almanın önemi de vurgulanır. Roberto, “beklemediğiniz bir durumla karşılaşırsanız kendi düşüncelerinizi sergileyebilirsiniz,” diyerek oyuncunun her zaman onun için belirlenen sınırlara ve kurallara uymak zorunda hissetmemesini salık verir.

 

Tek başına oynamak mı, iş birliği içinde takım olmak mı?

Anlatıda en sık vurgulanan değerlerden birisi iş birliği, birlik duygusudur ki bu durum hep zıttı ile birlikte gösterilir. İlk maç Wakabayashi ve Tsubasa arasında olduğu için 5.bölümde tek başına hazırlanan bir Wakabayashi ve bütün takımı hazırlayan Tsubasa karşılaşması olarak okunur. Tsubasa’nın tek başına değil, takımla beraber güçlendiğini görürüz ki uzun süre Genzo Wakabayshi’nin meselesi Tsubasa’dan gol yememek olur yani maçı düşünmez. Genzo gol yediği için artık maçı umursamadığı sırada eğitmeninin tokadıyla kendine gelir. Eğitmeni ona tokat atar, korkak ve bencil davranıyorsun davrandığını eğer maçı bırakırsa onu bir daha görmek istemediğini söyler. Sert ve güvenli olmayan bu eğitim modeli Genzo’nun kendisine gelmesini sağlar, odaklanır ve takımla beraber oynar.  Takım oyununun gerekliliği Roberto’nun “tek başına Tsubasa’nın yapabileceği bir şey değil,” ifadesi ile de belirginleştirilir.

 

Takım oyununu en iyi sergileyen Frono takımını da unutmamak gerekir. Takımın kaptanının Kojiro ile özel husumeti olduğu için onlarda bu maça çok anlam yüklerler. Yine Kojiro’nun hırsı ve tek kişilik oyununa karşı iş birliğinin önemini izleriz. Meiva’nın tek kişilik bir takım olmasına karşı Frono kaptanı, “onlara takım çalışması nedir göstereceğiz, futbol tek kişilik değildir Huyiga,” der. Ki bu maçta da birlikte gelişmenin ve ekip içi dağılımın önemi vurgulanır. Penaltı kazandıklarında da kaptan; “bu penaltı vuruşunu hep birlikte kazandık,” ifadesini kullanır.  Zor şartlarda antrenman yapmaları vurgulanır, karda çalışmış olmalarının onları daha dinamik ve dayanıklı kıldığı belirtilir. Her takımın kendine ait karakteristik özelliğinin altı çizilir. Bu da seyircinin tutarlı bir hikâyeyle karşılaşıp bağ kurmasını kolaylaştırır. Tsubasa’nın gücünü toparlayamadığı yerde takım arkadaşları yardımına gelir, gerekirse kaleyi de takımca korurlar. Futbolun tek kişilik bir oyun olmadığını sıkça vurgularlar.   

 

Feda kültürü

Özel bir başlık açmak istediğim bir diğer konu ise “feda kültürü”. Buraya kadar çizgi dizideki futbol merkezinin etrafında şekillenen aile hayatlarını ve futbolun içinde gelişen arkadaşlık hikâyelerini, Tsubasa ve arkadaşlarının büyüme duygularını gösterdim. Ancak feda kültürü adında topladığım kısım şu, çocukların merkezinde olan şey futbol, futbol dışında bir alternatif hayatları yok, bu başlı başına olumsuz ve kaygı verici bir durumken bir de hayatlarını futbol için feda edebiliyorlar, bu noktada çizgi film içinde bir eleştiriyse hiç gelmiyor. Bu durum Japon tarihindeki harakiri eylemi ile düşününce belki daha anlaşılır olabilir ama tartışmakta fayda var.

 

Mesela 38. bölümde Kojiro zafere o kadar odaklıdır ki, Frono takımını yenmek için her şeyi yapar ama yenince zaferi hissedemez kendisini fazla yorduğu için düşüp bayılır. Doktor dinlenmesi gerektiğini söyler. Ama Kojiro “kendi vücudumu çok iyi tanıyorum ben iyiyim,” diyerek karar hakkını kimse ile bölüşmez ve hastaneden çıkar. Dinlenmesi gerekirken kalkıp oynamaya devam eder. Bunun gibi dizi boyunca birçok örnek yer alır.  

 

Feda kültürünü besleyen unsur önceliğin ne olduğudur. 12. bölümde Tsubasa’nın ailesi, “öncelik aile değil, hayal” der ve küçük yaşta ailesinden ayrılıp Brezilya’ya gitmesine izin verirler. Burada çocuk özne için öncelikler meselesinin de tartışılması gerektiğini düşünüyorum, bir çocuk hayallerini ve önceliklerini kendisi mi belirlemeli? Aile çocuğun öngöremediği sonuçları hesap etmemeli mi? Çocuğun önceliklerini tek başına belirlemesi, özgürlük mü olur yoksa ona fazla sorumluluk yüklemek mi?

 

51. bölümdeyse Misaki üzerinden bir feda örneği görürüz. Wakabayashi’nin ayağı iyi olmadığı için kaleyi korumakta zorlanır, kaleyi korumak sadece kalecinin görevi değildir diyerek Misaki öne çıkar, kaleyi korumak uğruna başını kötü bir şekilde kale direğine çarpar. Oysa “cesur bir oyuncu kendisini sakatlamak pahasına topu kurtardı,” şeklinde anlatılır durum. Bu noktada hem bedensel olarak oyuncuların üzerindeki yükün ağır olduğunu düşünüyorum hem de duygusal olarak. Özellikle Meiwa takımındaki Sabada diğerlerinden daha da küçük olmasına rağmen Kojiro’ya olan bağlılığından ötürü maç sürecinde çokça duygusal yük altında kalır.

 

Kaptan Tsubasa’nın 35.bölümüyse “Jun ölme” başlığıyla başlıyor. Gündelik hayatta çocuklara bir konu anlatılırken dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. Çocuk bir yetişkin değildir, minyatür yetişkinse hiç değildir. Bu söylem çocuğa günlük hayatın gerçeklerini anlatmayalım, onu yapma, oyuncak bir dünyada büyütelim demek değil, ama neyi nasıl anlattığımıza dikkat etmeliyiz, anlatma ve dinleme üzerine çalışmalıyız demektir. Dizinin bu konuda çok çıplak ve realist olmasıyla da artı bir değer çocuk izleyiciye sunsa da realizmini çocuk dünyasına uygun bir aktarımla gerçekleştirememesi bağlamında olumsuz bir mesaj taşıdığını olduğunu düşünüyorum. Çocuk dünyasının gerçekliğine uygun bir estetik ve hassasiyet güdülerek başka türlü bir anlatım yapılmasını tercih ederdim. Zira, Jun’un sahnelerinin duygusal denge ve psikolojik dayanıklılık merkezinde özellikle tartışmalı olduğunu düşünüyorum. Jun Misagi’nin kalp rahatsızlığına rağmen oynamak istediği maç seyirciler tarafından yürekler ağızda izlenir. Jun’un yardımcısı Yayoi, Tsubasa ile önceden olan arkadaşlıklarından cesaret alarak ona Jun’un hastalığını söyler, Tsubasa’dan Jun’u kalbini yormadan maçta ona yer vermesini ister. Tsubasa’nın durum değerlendirme sahnesi kendisini de koruyarak gerçekleştiği için psikolojik dayanıklılık anlamında başlangıçta takdir edilesidir, Jun’un durumu için üzüldüğünü lakin kendi hayali için de bu maçtan vazgeçmemesi gerektiğini, hem zaten Jun’un da iyi bir mücadeleyle ancak mutlu olacağını söyler. Lakin söylemekle yapmak aynı olmadığı için, maçta durumu yönetmek bu kadar da kolay olmaz, Jun karşısında psikolojik baskı hisseder ve uzun süre toparlanıp oynayamaz.  “Durumunu biliyorum futbol sever olarak beni anlayacağını düşünüyorum bu yüzden adil bir maç yapacağım yarın seninle,” sözünü yerine getirmekte çok zorlanır. Tsubasa’nın tavrı yine daha normaldir, Jun’un “ne pahasına olursa olsun kazanmak” tavrıysa bağlılıkla, kişinin kendini kurban etmesi arasındaki çizginin kaybı olduğu için daha sıkıntılıdır. Sahada durakladığında herkes onun için korkar ama o 30. bölümde “kimse vücudumu benden daha iyi tanıyamaz, kötü hissedersem çıkarım,” der, modern tıbbın bireyin kendi vücudundan bihaber tavrına eleştiriye yerimiz olsa da bir çocuğun kendi üzerindeki tam koruma sorumluluğunu aile ile bölüşmeyip, tek başına üstlenmesi ne kadar doğrudur? Çocuk öznenin sınırları ve ailenin koruma görevinin sınırlarını tartışmak gerekir. Jun’un annesi ne kadar tedirgin olsa da tedirginliğini kimseye duyuramaz ve sadece ağlayarak maçı izler. Babası “tehlikeli olsa bile devam edecektir. Onu daha önce böyle mutlu görmemiştim. İçinden geldiği gibi oynasın,” der. Gerçekten de çocuk özne kendi hayatındaki tüm kararları tek başına alma özgürlüğüne sahip midir, bu her durum için olumlu bir şey midir? Sonuna kadar savaş veren Jun’un oyun sırasında fenalaşması ihtimaline sırf tutkusu için müsaade edilmeli mi, çocuk özneye mücadele duygusu illa bu şekilde mi serimlenmeli?

 

Misagi ise karşısında oynayamayan Tsubasa’ya kırılır, iyi oyunun iyi bir mücadele olduğunu ve bu sebeple onunla ona acımadan oynamasını ister. “Kalk ve oyna hayal kırıklığısın benim için,” der. “Hayatıma mal olsa bile bu defa gol atacağım,” cümlesini duyarız yine ve kazanmanın karşısında yaşamın bu kadar ucuzlaştırılmasını eleştirmek isteriz. Bu tavrı çünkü şefkatli bir tavır değildir. Çocukların kendilerine karşı şefkat duymamalarının eksikliğinin rahatsızlığıdır belki de dikkat çekmek istediğim.

 

Maç tamamlandığında “kalbim durmadı, hâlâ atıyor” tesellisi ve sonunda mücadeleye dahil olduğu için Jun’dan Tsubasaya “seninle oynadığım için çok mutluyum” cümlesi çarpıcı ifadeler olarak belirir. Misagi daha fazla dayanamaz ve mutlu olsa bile yere yığılır. Tüm çocuklar peşinden hastaneye giderler. Çocuklar Misagi’yi görmek isteyince anne kızgın bir ses tonuyla “futboldan nefret ediyorum, ona futbolu  hatırlatıyorsunuz, gidin buradan,” der, ama annenin tepkisi babası tarafından özür dilenilecek bir şey olarak gösterilir. Çocuk özne Misagi kalp ameliyatı kararını da kendisi verir. Ne kadar riskli olursa olsun annesi değil çocuk verir bu kararı ve babası da son noktayı koyandır:  “Ben sana daima güvendim oğlum bu sefer de güveneceğim”. Güven, suistimalin bir çeşididir burada, çocuğa saygı duymakla güvenin karıştırılmasıdır, çocuk öznenin koruması ailede olduğu için, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmakla beraber tek başına yetki alması doğru değildir. Bu noktada ona güvenmek, çocuk özneye çok fazla sorumluluk yüklemek demektir. Dolayısıyla “erişkin çocuk mu yetişkin çocuk mu” tartışmasını yapmaya sevk eden bir anlatıyla da karşılaşırız dizide çokça.

 

Taraftarlar

Seyirci mi taraftar mı tartışmasını hatırlarsak, Kaptan Tsubasa çizgi serisinde taraftarların baskınlığını gördüğümüzü söyleyebiliriz. Belki bu yüzden de masumluğunu koruduğunun altını çizebiliriz. Nankatsu devlet okulunun taraftar grubu her maçta aktif bir şekilde bulunur. Her ne kadar hayran grubunun lideri çok bilmiş lakaplı kızımız uzun süre sadece Tsubasa’yı görse de sonuçta diğerlerinin de hakkını verir, desteğin önemli olduğu yerlerde rolünü arttırarak devreye girer. Hakeme itiraz etmek gerektiğinde de sahaya iner.

 

Seyircinin büyük bir özenle izlediği maçlar gerçekleşir. Her takımın ailesi, mahallesi maça çok önem verir. Kimileri toplanıp bir evde televizyonda seyreder kimileri kamyonun arkasına atlayıp stada gelir. Ama ortak olan hepsi tuttuğu takımla bağ kurup, onların ne şartlarda emek verdiğini bilir ve kazanmaları için dua ederler, heyecana ve ruha ortak olurlar.

 

Tribünlerdekiler tüketici değil, paylaşıcıdır. Onlara bir şey satılmaz, onlar sadece duyguyu paylaşırlar, bu anlamda endüstriyel futbolun bulaşmadığı bir alanı temsil eder Tsubasa’nın futbol dünyası, bu sebeple de duygusaldır, temizdir; hırslarda, desteklerde, sevinçlerde samimidir. Çünkü pazar yoktur.

 

Sonuç yerine

“Futbol, sadece futbol değildir,” söylemi haklıdır, çünkü aslında hiçbir şey sadece tek bir şey değildir. Her şeyin birbiriyle ilintili olduğu bir dünya düzeninde yaşıyoruz, birbirinden bağımsız bir şey bulmak çok zor, hele ki, siyasetten kapitalizmden arınmış bir alanın varlığı mümkün mü o bile şüpheli.  Herhangi başka bir şeyle kitleler uyuşturulabildiği gibi futbolla da uyuşturulabilir ama burada uyuşturulmak istenen ve uyuşturmak istenene odaklanmak yerine insanların etrafında toplanabildikleri şeyleri afyon olarak etiketlemek biraz hedef şaşırtmak diye düşünüyorum.

 

“Futbol üzerine konuşmak” forumunda, Yüksel Akkaya, Ahmet Çiğdem, Tanıl Bora, Erkan Goloğlu kapsamlı bir şekilde futbolun “ne”liğini tartışırlar. Kapitalizmden bağımsız hiçbir alan olmadığı gibi buna karşı bir direniş alanı olarak da içeriyi okumak gerektiği öne sürülür.  Tanıl Bora, eğer futbolda faşist bir milliyetçi cephe varsa neden onlar var diye bütün sahayı onların eline bırakmak yerine bu sahayı birlikte işlemek gerektiğini öne sürer. “Foucaultcu bir perspektifle söylersek: ‘Tahakkümün olduğu yerde direniş de vardır’. Evet, kapitalizm genişliyor, bir müşterileşme süreci söz konusu ama taraftarlar ve futbolu bu saf haliyle sevenler de bir şeyler yapmaya çalışıyorlar ve kendilerine birtakım patikalar buluyorlar,” (339) demektedir.  Çünkü futbolun piyasasında, pazarında hatta eğitmeninde bile zehir olabilir ama kaynağında olduğunu iddia etmek doğru değildir. Çünkü oyun, oynayanın ve oynatanın potansiyeline göre meyve veren toprak gibidir. Zehiri toprakta değil de zehir ekende aramaktan yanayım. Futbol sahası katı erkeklik kimliğinin doğduğu bir yer olarak da var olabilir, erkekliğin yeniden üretilmesine bir zemin de olabilir. Savaşçıl bir ilişkiyi de pekiştirebilir barışçıl ilişkiyi de. Futbol bir kamusal alandır, hem de etkisi çok güçlü olan bir ağdır. Futbol dışında da kamusal alanları eleştirip, daha kapsayıcı daha barışçıl ve şefkatli hâllerini arayanlar olarak, alternatif bir kamusal alan inşası olarak futbola yeniden bakabiliriz. Şuurlu futbolseverlerin artması ve barıştan yana, şefkatli bir futbol anlayışının geliştirilmesi belki de bir toplum için çok dönüştürücü bir aktivizm olabilir.

 

Şefkatli futbolun gelişmesi ve oyunun barışçıl bir içerik üretmesi için, spor eğitiminin, futbolun kendi tekniği, taktiği, koordinasyonu sayesinde ruhsal, eğitsel yönden dengeli bireyler oluşumuna katkı sağlar bilgisinden daha derine inmeliyiz. Bu eğitimin nasıl bir kolaylaştırıcı eşliğinde verilmesi gerektiğini, edebiyatımızda, sanatımızda nasıl yaklaşılması gerektiğini konuşmalıyız. Özellikle çocukluk döneminde temas edilen eserler, eyleme düşünce boyutunda nasıl yaklaştığımızın hazırlığını yapar. Velhasıl futbolun kapitalizm ve iktidar tahakkümünde nesneleşmiş hâline kızıp, bu alandan çekilmemek gerekir. Çünkü futbol sosyal hizmet adına çok güçlü bir potansiyele sahiptir, hayatta karşılaşılan birçok şeyin konserve yapılmış hâlini saklar içinde. Bu sebeple de özellikle de çocuklukta rehberler eşliğinde bu alanla temas, sosyal çatışmalarının çözümü için bir avantaj olabilir. Sahada yoğun bir şekilde şahit olduğumuz rekabet enerjisi, günlük hayatta maruz kaldığımız rekabet enerjisinden fazla değildir. O yüzden rekabeti şefkatli üretime çevirip, sağduyu toplumu için alternatif kamusal alan olarak değerlendirebiliriz. Çünkü Kaan Aslanoğlu’nun da dediği gibi:

Yaşamda ne güzellik varsa futbolda yoğunlaştırılmış biçimde var. Mücadele, takım ruhu, yenginin sarhoşluğu, yenilgiyi kabullenmenin büyüklüğü, estetik, sağlık, düzen, kural bilinci, uygarlık, hoşgörü, sevgi, sevecenlik vs. vs. Yaşamda ne kötülük varsa futbolda da var. Acımasızlık, başkasının üzüntüsünden zevk alma, haksızlık, adaletsizlik, şanssızlık, düşmanlık, hatta cinayet. Özellikle bizimki gibi ülkelerde kirlilik, şike, hakem oyunları saklanamaz boyutta. Fakat futboldaki adaletsizliğin yaşamdaki düzeyde bulunduğunu söylersek hem haksızlık yapmış, hem de gerçeğe saygısız yaklaşmış oluruz. Sporda her türlü kirlilik mevcut, saha dışı oyunlar, bin bir türlü çirkinlik… Ne ki yine de kurallar içinde. Sporun çalışan ve yetenekli sporcuyu her zaman değil, ama çoğunlukla taçlandırma gibi bir özelliği yitirilmemiş hiç değilse. İnanın sporun bu eksik adaleti ne sanatta, edebiyatta, ne bilimde, ne de tabii ki siyasette geçerli. Futbola da tüm olumsuzlukları ve bu olumluluklarıyla hakkaniyetli yaklaşmalı. (Arslanoğlu 371-372)

 

Yeniden futbola döndüğümüz ve alternatif bir kamusal alan olarak bu sosyal pratiği düşünmeye başladığımız sırada Tsubasa çizgi dizisinin varlığı girer devreye. Hikâye şu iyidir bu kötüdür gibi bir davranış değerlendirmesine gitmez. Ama acelesizce, saniye saniye bizi anlatıda tutar ve anlatı sahnesinde olanları sorgulamamıza alan açar. Hayata geçirilmesi desteklenecek ve desteklenmeyecek bir sürü çatışma çözüm örneği sunar. Çocukların hayatlarının tek bir şeyden ibaret olması ve bunun alternatifi olmaması öncelikle eleştirerek yaklaşılması gereken kısımdır. Çünkü kalp hastası olan Jun’un fenalaşması ardından Tsubasa’nın “Bir daha futbol oynayamayacak olsam ne yapardım bilmiyorum,” demesi gibi, çocukların, bireylerin her zaman kendi varlıklarını destekleyecekleri başka şeylerle de bağ kurmaya ihtiyaçları vardır. Tek bir şeyle var olduğumuz zaman o tek şeyin elimizden gitmesi varlığımızın da anlamını kaybetmesi demek olabiliyor. Ve aslında o anlamı kaybetmemek için kişinin kendisini feda etmesine de yol açabiliyor. O sebeple futbolun şefkatli sağduyulu yeni bir imkânını oluşturmak için her ne kadar rehberlerin yönlendirmesi ve keyif, işbirliği, saygı değerleri merkezinde yönetmesi önemliyse bile, öncelikle bireyi ya da gelişmekte olan çocuğu tek bir şeye bağlılık hapsinden kurtarmamız ve tüm alternatif alanlara yeni bir özgürlük alanı olarak bakılmasına alan açmamız gerekir. Bu zemini koruduktan sonra, futbol sahasında cinsiyetçilik de çalışabiliriz, yapay şiddeti önleme yöntemleri de öz şefkat de dayanışma da.

 

 

 

Kaynakça

Akkaya, Y. Çiğdem, A. Bora, T. ve Goloğlu, E. “Futbol Üzerine Konuşmak…”. İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi 26, (Kış-Bahar 2008): 321-346.

Arslanoğlu, K. “Kitlelerin Afyonu Futbol”. İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi 26, (Kış-Bahar 2008): 363-372.

Aşkar, T. “Taraftar mı, Müşteri mi?”. futbolekonomi. Website. 7 Nisan 2021.

Aydın, M. B., Hatipoğlu, D. ve Ceyhan, Ç“Endüstriyel Futbol Çağında “taraftarlık”” İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi 26, (Kış-Bahar 2008): 289-316.

Futbol ve Kültürü: Takımlar, Taraftarlar, Endüstri, Efsaneler. Der. Tanıl Bora, Wolgang Reiter ve Roman Horak. İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.

Doğar, A.V. “Futbolun Spor ve Eğitim Aracı Olarak Fonksiyonel Yapısı”. Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Dergisi 13 (2006): 19-21.

İri, R., Sevinç, H., Süel, E. “12 – 14 Yaş Grubu Çocuklara Uygulanan Futbol Beceri Antrenmanın Temel Motorik Özelliklere Etkisi”.  Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi 2, (2009): 122-131.

Kılınç, B. “Kapitalist Bir Etkinlik Olarak Futbolun Büyüsü ve Kahramanları”. İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi 26, (Kış-Bahar 2008): 273-289.

Kurak, K. “Yaz Spor Okullarında Futbol Çalışmalarına Katılan Grupların İki Aylık Gelişimlerinin Fiziksel Yönden Değerlendirilmesi”. Atatürk Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Bilimleri Dergisi 3 (Eylül 2020): 21-32.

Şahin, T., Güçlü, M. “Sporcularda Psikolojik Dayanıklılığın Duygu Düzenleme Becerilerine Etkisi: Türkiye Korumalı Futbol 1. Ligi Oyuncuları Örneği”. SPORMETRE (2018), 16(3): 204-216.

Talimciler, A. “Futbol Değil İş: Endüstriyel Futbol”. İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi 26, (Kış-Bahar 2008): 89-114.Taşkın, N. “Futbol, Eğitim ve Bizim Çocuklar”. Quicksigorta.com. Web blog. 8 Mayıs 2021. Çelik, A. ve Şahin, M. “Spor ve Çocuk Gelişimi”.  The Journal of Academic Social Science Studies, International Journal of Social Science 6 ( Haziran 2013): 467-478.

“Türk Futbolun Geçmiş, Bugünü ve Geleceği”. Youtube. Web. 22 Haziran 2021.


İşbu Web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge,marka ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Çocuk Yazını'na aittir.