Ortaçağ Sonları ve Yeniçağ Başlarında Avrupa’da Çocuk Cadılar ve Çocuk Cadı Avı Üzerine Bir İnceleme

Duygu Öksünlü | 05.07.2020


"Çocuk ve gençlerin eğitimi, Antik dönemin önemli tartışma konularından biri olmasına rağmen çocukluğun ne olduğu ve çocukların kim olduğu, yetişkinlerin dünyasında bir soru işareti uyandırmamıştır. Ortaçağ’da çocukluğun ve çocuğun ne anlama geldiğini anlamak için bu dönemdeki sınıfsal ilişkilere bakmamız gerekmektedir. Henüz çekirdek aile kavramından söz etmediğimiz bu dönemde eğitim yalnızca seçkin zümreden çocukların elde edebileceği bir ayrıcalıktır. Tebaa için çocuk ise yine eksik bir yetişkin olarak tasvir edilmektedir; çocuktan beklenen eğitim alması ve yaşama hazırlanması değil, işgücüne ve yaşama doğrudan doğruya katılmasıdır."

 

 

Haydar Akın imzalı Ortaçağ Sonları ve Yeniçağ Başlarında Avrupa’da Çocuk Cadılar ve Çocuk Cadı Avı, Phoenix Yayınları’nca 2010 yılında yayımlandı. Akın’ın, Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nde 2008 yılında tamamladığı yüksek lisans programında teslim ettiği “Geç Ortaçağ ve Yeniçağ Avrupa’sında Çocuk Cadılar ve Cadı Avı” başlıklı tezinin gözden geçirilmiş hâli olan bu titiz kitap çalışması, Türkçede çocuk cadılara dair ilk örnek olma özelliğini de taşıyor.

 

Haydar Akın’ın kaleme aldığı Ortaçağ Sonları ve Yeniçağ Başlarında Avrupa’da Çocuk Cadılar ve Çocuk Cadı Avı, beş bölümden oluşur: “Tarih Boyunca Çocuk ve Çocukluğun Algılanışı”, “Cadı Avı Çağı”, “Ruhlarını Şeytan’a Kiraya Vermiş Bedenler: Cinlenme ve Çocuklar”, “Yeniçağ Başlarında Çocuk Cadı Avı” ve “Çocuk Cadı Davaları”. “Tarih boyunca Çocuk ve Çocukluğun Algılanışı bölümü, okura, öncelikle evrensel bir çocukluk anlayışı, tanımı ve sınırı olmadığını anlatır. Bugün, çocukluk üzerine yapılan akademik çalışmalar Aydınlanmanın çocukluk tanımını çıkış noktası olarak kabul etmektedir. Fakat “çocuk” ve “çocukluk” kavramlarını birbirlerine denk kabul etmemiz bizi pek doğru bir sonuca çıkarmaz. Akın’ın belirttiği üzere, Antikçağ’da “çocuk” ve “genç” için kullanılan sözcükler belirsizdir, bebeklikle yaşlılık arasındaki hemen her çağ için bu sözcükler kullanılmaktadır. Öte yandan bu tanımlama sorunu, Antik dönemde çocukluk üzerine bilgi sahibi değiliz anlamına da gelmemektedir (20). Bu dönemde çocuklar, filozof Aristoteles’in belirttiği gibi, bir eksiklik, cahillik dönemi, insanın en zelil hâli olarak tasvir edilir (23).

 

 

Çocuk ve gençlerin eğitimi, Antik dönemin önemli tartışma konularından biri olmasına rağmen çocukluğun ne olduğu ve çocukların kim olduğu, yetişkinlerin dünyasında bir soru işareti uyandırmamıştır. Ortaçağ’da çocukluğun ve çocuğun ne anlama geldiğini anlamak için bu dönemdeki sınıfsal ilişkilere bakmamız gerekmektedir. Henüz çekirdek aile kavramından söz etmediğimiz bu dönemde eğitim yalnızca seçkin zümreden çocukların elde edebileceği bir ayrıcalıktır. Tebaa için çocuk ise yine eksik bir yetişkin olarak tasvir edilmektedir; çocuktan beklenen eğitim alması ve yaşama hazırlanması değil, işgücüne ve yaşama doğrudan doğruya katılmasıdır. Çocukluk, aşılması gereken bir süreç, koparılması gereken bir ayak bağıdır. 16. yüzyıl sonlarından itibaren, çocukla yetişkin arasındaki mesafe açılmaya başlar; eğitim ve okul yaşamıyla çocuk yetişkinlerin dünyasında sıyrılır; Ortaçağ’da sıkça karşılaşılan çocuk ölümlerinin azalmasıyla da ebeveyn (bilhassa baba) ve çocuğun arasındaki duygusal bağ kuvvetlenir.

 

Öte yandan, çocuğun ahlaki konumu ve sorumluluğunu tarih içinde incelediğimizde de görüyoruz ki, günümüz dünyasının norm ve anlayışı evrensel ya da verili bir yasa değil, bir tarihsel sonuçtur. Akın, Ortaçağ’da doğum ve ölüm ritüellerine, pratiklerine odaklanarak vaftizin yeni doğan bebeğin günahkârlığını, ahlaki konumunu, ön varsayım olarak kabul ettiğini belirtir. Vaftiz, Hristiyan topluluğuna girmek, dünyanın ve ilk günahın ağırlığından kurtulmak demektir (45). Hâlihazırda, kötülük problemi ve kader tartışmalarının ana eksenlerinden birini çocuklukların durumu oluşturmaktadır. Semavi dinlerin ilk zamanlardan bu yana ele aldığı, çocuğun ölümden sonra cennete mi cehenneme mi gideceği, araf ve limbo tartışmaları göstermektedir ki çocuğun ahlaki konumu, bir bireysel seçimin ötesinde, (ilahi) adalet tartışmasının kapsamında ele alınmaktadır.

 

16. yüzyıla geldiğimizde, çocuğun ahlaki konumunun bu kez eğitimle ele alındığını görmekteyiz; çocuğun yetişkinliğe kadar alacağı eğitim onu toplum ve devletin amaçladığı biçimde bir insan olmaya hazırlamaktadır. Bu noktada, çocuğun bakımını üstlenen anne, çocuğun hayatındaki gücünü kaybeder ve toplumsal alanda erk olan baba çocuk üzerinde karar vericiye dönüşür. Bu dönemin en önemli düşünürlerinden Erasmus, çocuğun erken yaşta alacağı eğitimin önünü kesmenin çocuğu öldürmek ile eşdeğer bir suç olduğunu söyleyerek hümanizm için çocuk eğitiminin önemine işaret eder (51). Devam eden süreçte, Aydınlanma filozofları, insanın günahkâr doğmadığı savını öne sürmeye başlamışlardır, böylece çocukluk yavaş yavaş, yetişkinlikten ve yetişkinliğin ahlaki sorumluluklarından bağımsız, cinsiyet ötesi (yani yalnızca erkek çocuklardan bahsedilmemektedir) ve özel bir dönem olarak ele alınmaya başlanır. Dickens’ın romanları ve Grimm kardeşlerin masalları burada Akın’ın ele aldığı örneklerdir: Çocuklar, pek çok zaman sırf masum ve yardıma muhtaç oldukları için cadılar ve büyücüler tarafından tongaya getirilirler; bu cadı ve büyücüler istisnalar haricinde üvey annenin ta kendisidir. Akın’ın belirttiği üzere, bu cadı-büyücü-üvey anne ve çocuk düşmanlığı örtüşmesinin edebiyatta yaygınlaşması ise tam da Yeniçağ başlarında cadı avlarının hızlandığı döneme denk gelir (66).

 

 

İkinci bölüm, “Cadı Avı Çağı”na geldiğimizdeyse bu kez cadılık ve büyücülüğün ortaya çıkış koşullarına odaklanır yazar. James Frazer gibi klasik antropologların savı, büyünün insanlığın o an için gerekçelendirmeye-anlamaya muktedir olmadığı bir fenomenin açıklaması olarak ortaya çıktığıdır. Sözgelimi, Frazer’a göre, pritimitif insanlar meteorolojinin ne olduğunu bilmedikleri için yağmurun yağma sebebini yaptıkları yağmur duasına indirgerler; benzer şekilde, örneğin, bir hastalığa neyin çare olduğunu bilemeyen insan fizik-üstü bir güce yani büyüye başvurur. Fakat büyücülük, Antikçağ’dan Ortaçağ’a geçen süreçte, insanüstü ve gıpta edilesi bir vasıf olmaktan çıkmış, kilise ve tanrı otoritesine karşı çıkmak olarak görülmeye başlanmıştır. Modern anlamda cadılık ve cadı avı, kilisenin tehdit olarak gördüğü gruplara odaklanmıştır, buyruk altına alınamayan Lilith’in soyuyla ilişkilendirilen cadılar, bir anlamda topluma aykırı olmanın simgesi hâline gelmiştir.

 

15. yüzyıldan başlayarak 18. yüzyıla kadar Avrupa coğrafyasında süren legal cadı avları, çoğunlukla zannedilenin aksine, “karanlık Ortaçağ”’da değil, Yeniçağ’da (1580 ve 1630’larda) en yüksek sayılara ulaşmıştır (76). Bu dönemin (17. yüzyılın) başlarına kadar, çocuklarda görülen cadılık vakaları ve cinlenme hemen hemen birbirlerinin yerine kullanılmışken, sonrasında çocuk cadılığı anlayışı yerini bir salgın hastalık olarak cinlenme anlayışına bırakmıştır. Hristiyan öğretisindeki şeytan çıkarma ritüeli, Antik dönemdeki demon kovma ritüeliyle ilişkilendirilebilir, şeytan gibi kötü cinlerin musallat olduğu ruh, beden ve iç dünyasında hastalık emareleri gösterir. Çoğunlukla kadınlarda ve çocuklarda görüldüğüne inanılan bu hastalık melankolidir. Melankoli, cinlenme ve cadılık arasındaki bu garip ve karmaşık ilişkiyi, Akın’ın da kitabında ifade ettiği üzere tam anlamıyla kavramak güçtür. Antik dönemdeki inançlar ve ritüeller ile Hristiyanlık öğretisinin iç içe geçtiği bu düzlemde, kilise fiziki problemlere metafizik açıklamalar getirerek toplumsal düzeni sağlama çabasındadır. Çocuklardaki cinlenme vakalarına işte tam da buradan bakmak gerekmektedir. Ortaçağ Sonları ve Yeniçağ Başlarında Avrupa’da Çocuk Cadılar ve Çocuk Cadı Avı’nın ikinci bölümü “Cadı Avı Çağı”nın, tamamı ve üçüncü bölümü, “Ruhlarını Kiraya Vermiş Bedenler: Cinlenme ve Çocuklar”ın yarısı, okuyucuya bu tarihsel arka planı açıklarken sonrasında Akın vaka ve dava örneklerini okuyucuyla buluşturmaktadır.

 

 

Dördüncü bölüm, “Yeniçağ Başlarında Çocuk Cadı Avı”, ve beşinci bölüm, “Çocuk Cadı Davaları”, Akın’ın titiz arşiv çalışması sayesinde bu dönemdeki vakaları okuyucuya tanıtmaktadır: Sinir krizi geçiren, saldırganlaşan, kiliseye ve Tanrıya karşı sert ifadelerde bulunan çocuklar şüpheli konumdadır. Kimi zaman çocuklar arkadaşlarıyla bir cadılar grubuna mensup olduklarından bahseder, kimi zaman şeytan veya birbirleriyle cinsel birlikteliğe, orjiye dair ilginç ve detaylı ifadeler verirler. Örneğin, on dört yaşındaki Margaretha Schrim, 16 Kasım 1637’de gözaltına alınır. Schrim, kendisini cinlerin ziyaret ettiğini söylemiş, ne zaman bedeni kötü ruhların tutsağı olsa nefes alamadığını, dua edemediğini, konuşamadığını iddia etmiştir. Margarethe sekiz yaşından beri belli aralıklarla yolculuklar yaptığını, siyah peçeli adamların kendini kaçırıp siyah peçeli başka insanların da bulunduğu, pagan karakterler taşıyan çeşitli festival ortamlarına götürdüğünü, burada insanların sarhoş olup dans edip kendilerinden geçtiklerini anlatır. Daha sonra bu adam Margaretha’ya annesini zehirlemesi için bir toz vermiştir, bu dönemden sonra genç kız, cadıların ayinlerine katıldığını, yaşadığı sapkın cinsel birliktelikleri detaylı biçimde anlatır. 1565’te yaşanan bir diğer vakada, Nicole Obri isminde on beş yaşındaki bir genç kız evlendirilir. Evlendikten kısa bir süre sonra genç kız, mezarda gördüğü kefenli insanlardan bahsetmeye, ayinler sırasında sinir krizi geçirmeye başlar. Nicole, cinlendiği zaman kiliseye ve din görevlilerine küfürler savurmakta, çığlıklar atmaktadır. Nicole’e uzun egzorsizm (şeytan çıkarma) seansları uygulanır, doktorlar gelip giderler fakat bunlar Nicole’ü daha da çileden çıkarır. Vaka kasabayı o kadar etkiler ki kasabadaki rahiplerin yegane amacı Nicole’ü kötü ruhların tutsaklığından kurtarmak olur.

 

Akın’ın çalışmasından aktarabileceğimiz çok daha ilgi çekici vakalar olmasına karşın okurların kitaptan alacakları hazzı düşürmemek adına bu iki temsil vakayla yetinmek daha uygun görünüyor. Bu vakalarda, yedi sekiz yaşlarından başlayarak on yedi yaşlarına kadar değişen çocuklarda belli başlı devam eden örüntüler görmekteyiz: Evvela, çocuklar oldukça detaylı hikâyeler anlatmaktadırlar, kendilerini kaçıran/ziyaret eden kişinin giyimi, gittikleri yerin fiziksel özellikleri, ne zaman başlarına bu geldiği, mahallede ya da kasabada kimlerin bundan haberdar olduğu, burada edilen danslar ya da çeşitli ritüeller, cinsel birliktelik sahnelerine dair önemli detaylar vesaire. Söz gelimi, otuz üç sanıklı Augsburg Davaları (1723-1730), iki ebeveynin, evlatlık aldıkları çocuklarının cinlerle işbirliği gerekçesiyle şikâyet etmesiyle başlayarak, çevredeki pek çok çocuğun da dahil olduğu bir çocuk cadılar klanının ortaya çıkarılmasıyla (!) devam eder. Burada, melankoli, büyü, cinnet, cinlenme, cadılık, cinsellik, kiliseye edilen küfür iç içe geçmiştir. Bu son dönemlerinde, Augsburg Davası’nda da, cadılık ve cinlenme artık bir salgın hastalık olarak nitelendirilir. Bu dönemde, aileler merakla çocuklarının vücudunda şeytan emareleri (Teufelsmal) ararlar, bazı aileler çocuklarının şeytanın tuzağında olduğuna, çaresi bulunmayan bir hastalığa tutulduklarına inanarak çocuklarını cezalandırmaya çalışırlar. Bu dönemdeki bir diğer yaygın inanış, çocukların ebeveynlerinin yataklarının altına, onları öldürmek için, şeytan tozu serptiklerine dairdir. Böylece çocuklardan şeytan tozunun tarifi istenmeye başlanır.

 

Peki bütün bu tantananın ardında yatan bu “çocuk cadı”lar kimdir? Ortaçağ Sonları ve Yeniçağ Başlarında Avrupa’da Çocuk Cadılar ve Çocuk Cadı Avı’nın son bölümünde bu sorunun yanıtını arıyor Akın. Çocuk cadıların büyük bir kısmının aynı sınıf ve sosyal çevreye mensup olduğunu söylemek mümkündür: Çocukların tamamına yakını yoksul ailelerden gelmekte, bir kısmı kaçırılarak, terk edilerek ya da kaçarak dilencilerin eline düşmekte, üvey anne ya da üvey baba tarafından büyütülmekte, ebeveynleri genellikle, gündelikçilik ya da mevsimlik işçilik gibi geçici ve stabil olmayan işlerde çalışmaktadır. Akın, bu çocukların (özellikle beş-dokuz yaş grubunun) cadılığı, karanlık ve soğuk hücreye atılana kadar bir şaka ve eğlence olarak algıladığının altını çizmektedir. Yaş grubu biraz daha büyüdüğünde, bu kez çocukların şakayı uzatma eğilimi görülmektedir, çocuklar yetişkinler tarafından kale alınmak arzusu ile cadılık ve büyücülük dışında kundaklama, hırsızlık gibi eylemlere de girişirler. Bu savı güçlendiren gerekçelerden biri, çocukların ciddi bir kısmının kendi kendini ihbar etmesidir. Mahkemede yaşıtlarını, akraba veya arkadaşlarını da ihbar eden çocuklar, iş ciddiye bindikçe bu kez tanımadıkları yetişkinleri de (kasabada evsiz bir kadın sözgelimi) ihbar etmeye başlarlar ve çocuk cadılar, yetişkinlerin aksine kolayca itirafçı olurlar. Akın, bütün bunların, çocuk cadılık mefhumunun yetişkin cadılığından ayrı değerlendirilmesi için önemli noktalar olduğunu ifade etmektedir. Çocuk cadılar söz konusu olduğunda, yetişkin cadılığındaki gibi bir cadı=kadın denklemi kurmak mümkün değildir, kız ve erkek çocukları bu mefhumda birlikte yer alırlar. Çocuklar, kendilerinin ortaya attıkları bu hayal alemini bir güç alanı olarak görerek hem zihinlerini yetişkinlere açıp onları şaşırtma ve korkutma hem de ifadeleriyle onları bizatihi tehdit etme gücüne sahip olmuşlardır. Böylelikle rahatlıkla diyebiliriz ki, cadı avının ortadan kalkmaya başladığı on altıncı yüzyılda karşımıza çıkmaya başlayan çocuk cadılar mefhumu, hem ana akım tarih anlayışının kapsamının yetersizliğini göstermekte hem de çocuğun ve çocukluğun bilinmezliği karşısında bizi disiplinler arası bir tarih yazımına teşvik etmektedir. Haydar Akın’ın çalışması, hem Türkçede okurla bu tarihsel vakayı karşılaştırması hem de alana dair detaylı bir literatür ve bibliyografya ortaya koyması bakımından övgüye layıktır. 

 

Kaynakça:

Akın, Haydar. Ortaçağ Sonları ve Yeniçağ Başlarında Avrupa’da Çocuk Cadılar ve Çocuk Cadı Avı. Ankara: Phoneix Yayınevi, 2010.

 

 


İşbu Web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge,marka ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Çocuk Yazını'na aittir.