Dosya

İslam Literatüründe Kedi

Kediler, İslam literatüründe hadis ve fıkıh metinlerinde, edebiyat ve tarih kitaplarında yer almış, minyatür ve resimlerde görülmüşlerdir.

Zira kedi sevgisi ince bir muhabbettir.

(Şark Kedisi 99)

Kediler, İslam literatüründe hadis ve fıkıh metinlerinde, edebiyat ve tarih kitaplarında yer almış, minyatür ve resimlerde görülmüşlerdir. Alimlerin ve dervişlerin yoldaşı, nice mecaza ve deyime konu olmuşlardır. Annemarie Schimmel Şark Kedisi eserinde, İslam ve Doğu kültürlerinde karşısına çıkan kedi ile ilgili her ayrıntıyı kaydederek çok geniş bir kültürel birikimi aktarmıştır. 14-15 yaşlarından itibaren ilgilenen herkese hitap eden bu eser, atasözleri, fıkralar, tarihî olaylar ve efsaneler arasında Şark kentlerini dolaşıyor. Ulaştığı rivayetleri anlatı gözüyle aktaran Schimmel’i okurken, özellikle dinî referanslarda kaynak kullanmadığı için gerçeklik hususunda ihtiyatlı olmakta fayda var. Dinî ve tarihî eserlerde, divanlarda kediye dair daha detaylı bilgiler bulunsa da bu birikimin çocuklara göre yeniden yazılması yetersiz kalmıştır. Oysa ki farklı kültürlerde kedinin namı olumlu ve olumsuz cihetlerde pek çok sıfatla birlikte anılmışsa da İslam dünyasında kedinin ayrıcalıklı bir konuma sahip olduğu görülmüştür. Bunun en önemli sebebi, Hz. Peygamber’in kedileri sevmesidir. Bu konuda geçen birkaç rivayet İslam dünyasında kedi sevgisinin temelini oluşturmuş, bunun üzerine ise birçok anlatı ve gerçek olmayan rivayetlerle kedi literatürü zenginleştirilmiştir.

Kedi denilince ilk akla gelen sahabe Ebû Hureyre’nin asıl ismi, Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber’in kendisine verdiği Abdurrahman’dır. Daha sonra, "kedicik babası" anlamına gelen Ebû Hureyre lakabını alış hikâyesini şu şekilde anlatır: “Akrabalarımın koyunlarını otlatırken yanımda gezdirdiğim küçük bir yavru kedi vardı. Geceleri onu bir ağacın üzerine koyar, gündüzleri ise yanıma alır, onunla oynardım. Bunun üzerine insanlar bana “Ebû Hureyre” lakabını taktılar (Askalânî, 4/202).

Kedi ve köpek arasındaki rekabetin İslam literatüründe temizlik açısından kedinin lehine sonuçlandığı görülmektedir. Kediler, köpeklerin aksine fıkhen temiz kabul edilmektedir. Öyle ki, köpeğin su içtiği tasın iyi bir şekilde yedi kere yıkanması istenirken kedinin içtiği veya dokunduğu tasın bir kere yıkanması yeterli görülmüştür (Tirmizi  84). Ağzı ve salyası temiz kabul edilen kedinin, yine köpeğin aksine evlerde beslenmesi ve insanlarla bir arada yaşaması kolaylaşmıştır. Hz. Peygamber’in yaşantısı ve yönlendirmeleri bu konuda delil kabul edilmiştir. Sahabeden Ebu Katâde, bir gün abdest için hazırlandığı sırada oraya bir kedinin geldiğini görür ve tası hafifçe eğerek abdest suyundan bu kediye içirir. Yeğeni Kebşe’nin bu duruma şaşırdığını gördüğünde, Hz. Peygamber’in de bu şekilde kedilere su içirmiş olduğunu söyler ve şu sözlerini aktarır: “kedi necis (dinî hükmü kirli) değildir, o sizin etrafınızda çokça dolaşanlar arasındadır.” (Muvatta 13). Benzer bir olayı Hz. Peygamber’in eşi Aişe de yaşamıştır. Hz. Aişe namaz kılarken Davud b. Salih’in annesi ona yemek getirir. O namazı bitirene kadar bir kedi gelip yemeğin bir kısmını yemiştir. Hz. Aişe namazını bitirdikten sonra kedinin yediği yerden bir miktar yemiş ve kedinin temiz olduğu hakkında yukarıda geçen hadisi zikretmiş ve Hz. Peygamber’i kedinin içtiği sudan abdest alırken gördüğünü söylemiştir (Ebu Davud 38). Başka bir hadiste ise yine Hz. Aişe, Hz. Peygamber ile aynı kaptan abdest aldıklarını ve bu kaptan daha önce bir kedinin su içmiş olduğunu aktarmıştır (İbn Mâce 362). Bu minvaldeki rivayetlerde görülen bolluk ve farklı kişilerin bu duruma şahit olması, kedinin fıkhen temizliğini kesinleştirmesinin yanında Hz. Peygamber’in fırsat buldukça çevresindeki kedilerin su ihtiyaçlarını karşılamakla ilgilendiğini göstermektedir.Temizliğinden emin olunan ve bakımı karşılanan kedinin toplumdaki konumu sağlamlaşacaktır. Ebû Hureyre’den gelen bir rivayette, Hz. Peygamber’in “kedi namazı bozmaz, o ev halkından biridir” (İbn Mâce 363) dediği aktarılmıştır. Elimizdeki verilerle, İslam’ın ilk dönemlerinde evlerde kedilere sık rastlandığını düşünebiliriz. Tabii bunun fare ve haşeratlardan kaçınmak gibi pratik bir amaca hizmet edeceği de zihinde tutulmalıdır. Böylelikle kedi, Müslümanların evlerinde ve mescitlerinde daha sık boy gösterecektir.

“Peygamberin kediyi okşaması” İslam dünyasında kediye karşı duyulan merhamet ve sempatinin bir nevi temelini oluşturmuştur. Bu kanıyı besleyen bir haber de Ebû Hureyre ve İbn Ömer’in rivayeti ile aktarılmıştır. Buna göre, Hz. Peygamber bir kadının eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gittiğini anlatmıştır. Bu kadın, kedisini evinde hapsetmiş, kendisi yiyecek vermediği gibi kedinin kendi rızkını bulması için dışarı çıkmasına da müsaade etmemiştir (Buhârî 17). Bu olayın gerçekleşip gerçekleşmediği hem ilk dönemde hem de sonrasında tartışılmış olsa da halk üzerinde etkili olduğu çok açık.

Hz. Peygamber’in kedilerle olan ilgisi ve muhabbeti, sonraki dönemlerde farklı anlatıların şekillenmesine de neden olmuştur. Kaynağına ulaşamadığımız menkıbevî anlatıların gerçeklik payı düşük olsa da bir toplumun sözlü gelenekle ifade ettiği değer yargılarını taşıması bakımından önem taşımaktadır. Hz. Peygamber’in Müezza isminde bir kedisi olduğu söylenmiştir, bu kediyle tanışma hikâyeleri ise dramatik bir seyir arz eder. Ordusuyla beraber Uhud savaşına giden Hz. Peygamber, yol üzerinde yavrularını emziren bir kedi görür ve onları rahatsız etmemek için güzergâhı uzatarak çevresinden dolaşırlar. Dönüş yolunda tekrar gördükleri bu kediyi Hz. Peygamber yanına alacak ve ona Müezza adını verecektir. Müezza daha sonra normal bir günde tekrar karşımıza çıkacaktır; Hz. Peygamber bir gün kıyafetinin eteğinde kedinin uyuduğunu fark eder ve kalkarken onu uyandırmamak için elbisesini keser. Daha sonra kedi uyandığında bu parçayı tekrar dikecektir. Ne var ki bu hikâye, İslam tarihinde önemsenen pek çok kişi için tekrar edilmiştir. Hz. Peygamber’e ithaf edilen “kedi sevgisi imandandır” (Acluni 415) sözü ve Türk halkı arasında yaygınlaşan “bir kedi öldürenin yedi cami yaptırırsa affolunacağı” gibi deyişler de kedi sevgisinin halk arasında imanla ilişkilendirildiğini göstermesi açısından dikkat çekmektedir.

Kediler hakkında tarihsel açıdan kaynaklık teşkil etmeyen rivayetlerden bazıları da mitolojik mahiyet göstermektedir. Bunlardan bir tanesi, kedilerin ilk ortaya çıkış hikâyesini ifade etmektedir. Hz. Nuh gemisine her varlıktan bir çift aldığında halkı ona büyükbaş hayvanlarla nasıl baş edebileceklerini sorar. Böylece Allah aslana sıtma hastalığını gönderir, yeryüzündeki ilk sıtma hastası aslan olmuştur. Halk daha sonra yemeklerine ve eşyalarına zarar veren farelerden şikayetçi olur. Bunun üzerine Allah aslana hapşırmasını söyler ve Aslan’ın burun deliklerinden iki kedi düşer. Böylece ahali farelerin eziyetinden kurtulacaktır (Tefsiru ibn Ebi Hatim 11722). Bir başka rivayet ise, Hz. Peygamber’in kedinin sırtını okşamasıyla kedinin renkli-desenli şeklini aldığı, kalıtımsal olarak bu özelliğinin devam ettiği ve yine bu sebepten dolayı kedilerin asla yere düşmediği, hep dört ayak üzerinde kaldıkları üzerinedir (Schimmel 13-14). Zayıf kaynaklara dayanan bu rivayetler doğru olmasalar da Hz. Peygamber’den gelen bir kedi kültürünün olduğunu, hayvan sevgisinin bu temel üzerine yerleştiğini ve kedilerin aslan ile ilişkilendirildiğini göstermeleri açısından önem taşımaktadırlar. Doğu kültüründeki bir deyişe göre kedi aslanın teyzesidir, aslana bildiği çoğu şeyi o öğretirken sinsiliği öğretmemiştir (90).

İlk dönem İslam tarihinde yoğun bir şekilde yer edinen kediler, diğer dönemlerde de Müslüman halkın hayatının bir parçası olmuştur. Göçebe hayatının merkezî öğesi olan develere karşılık kediler şehir yaşamını temsil etmişlerdir (159). İslam fıkıhçıları, hırsızlık yapıp insanların malına zarar veren kedinin sahibinin bu olaydan mesuliyetini tartışmışlardır. (53). Dokuzuncu yüzyılda Mısır kadısı olan İmam Şafii’ye (ö. 820) ilginç bir dava gelir. Birbirlerine komşu olan iki kişi, bir anne kedi ve yavrularını sahiplenme konusunda anlaşamamıştır. Her ikisi de kedinin kendisine ait olduğunu iddia etmektedir. Kadı, bu kedinin iki evin ortasına koyulmasını, kedi hangi evi seçerse oraya ait olacağını söyler. Sonuç karşısında kadı, ev sahipleri ve izleyiciler şaşkınlık duyar; kedi iki eve de girmeyip uzaklaşmıştır (Chittock 35).

Bundan kısa bir zaman sonra, 13. yüzyılda kedileri seven Memlük sultanı Zahir Baybars (ö. 1277) bir “kedi bahçesi” oluşturmuş ve giderlerini tahsis etmek için buraya vakıf bağlamıştır. Bu hayratta, Kahire kedilerinin ihtiyaç duydukları ve sevdikleri her şeyi bulabildikleri aktarılmıştır. Zaman içinde bu hayrat değişmiş ve yeniden inşa edilmiş, birkaç defa el değiştirmiştir. En sonunda sultanın koyduğu vakıf kuralları tekrar hatırlandığında ise vakıf kurallarını canlandırıp sultanı onurlandıracak ve kedilerin bakımını üstlenecek kişi dönemin kadısı olmuştur. Kediler için yapılan harcamaların neredeyse tamamı kadı tarafından karşılanmaktadır. Öyle ki, İngiliz oryantalist E. W. Lane, 1830 yılında Kahire’de yaşadığı esnada her öğleden sonraları Daru’l-Kudat’ın (yüksek mahkeme) bahçesinde çok sayıda kedinin toplandığı ve insanların onları beslediğini görünce şaşkınlığa uğramıştır (Chittock 6). 17. yüzyılda Fransız seyyah Tournefort ise İstanbul’a geldiğinde burada insanların kirli olduklarını düşündüklerinden dolayı köpekten hazzetmemelerine karşın kedileri oldukça sevdiklerini ve bakımlarıyla ilgilendiklerini söylemiştir (309-310). Bu kültürün izini takip ettiğimizde, 16. yüzyılda Bursa’da Şeyh Ahmed tarafından yaptırılan ve sahiplerinin kedi beslemesinden dolayı bu isimle anılan “Kedili Tekke”, Şam’da “Kedi Bahçesi”, İstanbul’da İsmail Saib Sencer’in “Kedili Kütüphanesi”, Üsküdar’da ve Şam’da “Kedi Hastanesi” karşımıza çıkar. Günümüzde ise İstanbul’da kedilere camiyi açmasıyla dünya çapında gündem olan “kedi dostu imam” ve yine İstanbul’daki sokak kedilerini anlatan ve New York’ta "En İyi İlk Belgesel" ödülünü alan “kedi belgeseli” bu minvalde örnek gösterilebilir.

Edebiyata da yansıyan kedi, şairlerin elinde şiirlere taşınmıştır. Türk şairi Meâlî, kedisine yazdığı uzun mersiyede “Nidelüm ah pisi neyleyelüm vah pisi” diye seslenir. İranlı şair Sürûrî, ölen bir kediye tarihçe düşmüştür: “Kuyruğu dikti dedim târihin/ Farenin hasretinden öldü kedi”. Goethe’nin cennete girecek dört hayvanı konu aldığı Doğu Batı Divanı’nda ise kedinin bahsi şu şekilde geçmektedir:

            “Ebû Hureyre’nin kedisi de burada
            Mırlar, kuyruk sallar efendisine
            Zira o mübarek bir hayvandır daima
            Peygamber sırtını okşadı bir defa
.”

Hâlen sokaklarımızda sevilen kediler, bugüne gelene değin asırlar boyunca şiir ve şarkılarda yer almış, kütüphane, mescit ve evlerde dolaşmış, resim, minyatür ve yazılarda görülmüş ve Hz. Peygamber’in hatırasını üzerlerinde taşımışlardır. Çocuk edebiyatında kullanılacak oldukça verimli dinî, edebî ve tarihî literatüre kaynaklık eden bu alan değerlendirilmeyi bekliyor.

 

Kaynakça

Atçeken, Zeki. “Pir Esad Külliyesi”. DİA: 2007.
Chittock, Lorraine. Cats of Cairo. Abbeville, 2002.
Schimmel, Annemarie. Şark Kedisi. İstanbul: Ötüken, 2009.
Tournefort, Joseph Pitton de. A Voyage into the Levant. II. London: 1741.