Çocuğu Hukuk ile İnşa Etmek

Meryem Çiftkaya | 05.07.2020


"Hukuk sistemimizde çocuğun kişisel hakları, mülkiyet hakları, velayet hakları eğitim vb. sosyal hakları -medeni kanunda olsun, diğer kanunlarda olsun-belirlenmiştir. Fakat çocuk gerek kendini savunmak yönünden güçsüz olması gerek kendine zarar verecek olanı idrak kabiliyetinin henüz gelişmemiş olması hasebiyle istismar edilmektedir. Dolayısıyla hukuk ve çocuk irdelendiğinde karşımıza en çok çocuğun istismarı meselesi çıkmaktadır." 

 

Hukuk, adaletin tesisi, toplumdaki bireylerin haklarının korunması, düzenin işler olması, o toplumun refahı ve huzuru için ihtiyaç duyduğu önemli bir unsurdur. Hukuk, yalnızca kurallar üzerinden anlaşılacak ve uygulanagelen kanunlar üzerinden çözümlenebilecek bir sistem olmadığı gibi, yalnızca teorik boyutu ile de anlaşılması mümkün değildir. Keza hukuk teorinin ve pratiğin uyumu ile anlam ifade eden bir bütündür. Hirsch’e göre hukuk felsefesinde de tartışılagelen bir mesele olarak, hukuk kurallarının mahiyetinin anlaşılması için, bu kuralları oluşturan felsefeyi, sosyolojik boyutu, toplumsal kodlara yerleşmiş örfü ve âdeti anlamak temel bir meseledir. Hukukun sosyolojik boyutu göstermektedir ki; hukuk ile toplum arasında öylesi bir irtibat vardır ki, âdeta bu iki unsur birbirini beslemekte ve birbirini dönüştürmektedir. Dolayısıyla hukuku anlamak için toplumun iç devinimini anlamak, kültür yapısını anlamak önemlidir. Hukuk sistemi içinde konulan kanunları, kuralları anlamak ise daha tâli bir meseledir.

 

19. yüzyıl önemli hukuk felsefecilerinden biri olan aynı zamanda tarihçi hukuk okulunun kurucusu olarak bilinen Carl von Savigny “Volkgeist yani toplumun ruhu kavramı ile hukuk ve toplum arasındaki önemi vurgulamıştır. Özellikle toplumlardaki kanunlaşma hareketlerini bu ruh üzerinden inceleyen Savigny’ye göre hukuku anlamak için toplumu anlamak, toplumu anlamak için de o toplumun tarihsel serüvenini bilmek önemlidir. Keza nasıl kültürün oluşması bir süreci gerektirmekteyse, toplumun ruhundan beslenen ve bu minvalde bu ruhla insicam içinde olması gereken hukukun da oluşması için bir süreç lazımdır ki Savigny’ye göre bu tekâmül sürecinin bir aşamasında artık kuralların konulması, kanunlaşmanın yapılması mümkün olmaktadır. Savigny’nin bu noktada ilerlemeci bir tarih algısı üzerinden bu sürece baktığını görürüz ve hukuk bu sürecin sonundaki bir dışavurumdur (Akbaş 59). Diğer bir deyişle, toplumdaki bu değişimde hukuk değil toplum etken olup, hukuk edilgen bir unsur olmaktadır. Dolayısıyla hukuku anlamak, hukukun değişimini ve bunun yine toplumdaki karşılığını anlamak için toplumun iyi bir okumasını yapmak, toplumdaki örf ve âdetleri tanımak, yerleşik kültürü bilmek önemlidir.

 

 

Uzun yıllar ülkemiz hukuk ilmine hizmet etmiş Prof. Vecdi Aral kültürü bir değerin gerçekleşmesi olarak tanımlamakta olup, bu değerin aşağı yani duyusal değerler değil tinsel yani yüksek değerler olduğunu ifade etmektedir. Hukukun ise bu minvalde etik, ahlaki değerlerin gerçekleştirilmesi olduğunu ve hukukta bunun adalet olarak dışa vurduğunu söylemektedir (Aral 256). Değerler, kişilerden bağımsız düşünülmemektedir. O vakit, hukuku kuranın kültür, kültürü oluşturanın toplum olduğunu görmekteyiz ki, Savigny de merkezine bu ruhu almaktadır. Kültürün öznesi olarak değeri, değerin öznesi olarak toplumdaki insanı anlamak bu sebeple önemlidir.

 

Hukuk özelinde değer kavramı irdelendiğindeyse, hukukun ardındaki değerin tam olarak bir yansıması söz konusu dahi olsa, düşünsel boyutta koruduğu değer sebebiyle insan tarafından eleştirisi devam edegelmektedir. Keza hukukta olan ve olması gereken daimî bir ilişki içindedir (Aral 258). Kanunlar, ardındaki bu değere hizmet etmekte, ve bu değere görünür bir vücut vermektedirler. Fakat pratikte bu her zaman mümkün olamamaktadır.

 

Peki, hukuk ile çocuk nasıl inşa edilebilir?

Hukukun daha önce değinmediğimiz fakat çocuk denildiğinde en fazla dile getirilen boyutu yaptırım boyutudur. Hukuk sistemimizde çocuğun kişisel hakları, mülkiyet hakları, velayet hakları eğitim vb. sosyal hakları -medeni kanunda olsun, diğer kanunlarda olsun-belirlenmiştir. Fakat çocuk gerek kendini savunmak yönünden güçsüz olması gerek kendine zarar verecek olanı idrak kabiliyetinin henüz gelişmemiş olması hasebiyle istismar edilmektedir. Dolayısıyla hukuk ve çocuk irdelendiğinde karşımıza en çok çocuğun istismarı meselesi çıkmaktadır. Ceza kanunun ilgili maddesinde çocuğun istismarı karşısındaki yaptırım düzenlenmiş olmasına, bu yaptırımların somut olarak ağır olduğundan söz edilebilmesine rağmen istismar azalmamakta, hatta önceki yıllara oranla artan bir grafik sergilemektedir.[1] İstanbul Barosu’nun 2019 yılında hazırladığı “Mağdur ve Suça Sürüklenen Çocuklara” yönelik çalışmasının sonuç kısmında istismar vakalarındaki bu artış ve çocuğun suça sürüklenme sebebi olarak, mağdur ve suçluluğu önleme politikalarının yetersizliğine, koruyucu ve destekleyici tedbirlerin etkin şekilde kullanılmaması gösterilmiştir. Mağduriyeti önlemek üzere politika bazında, ilgili Bakanlıkların çalışmaları olmakla beraber, çocukların istismarının önüne geçilmesine maalesef engel olunamamaktadır.

 

Görülmektedir ki, hukuk çocuğu korumak noktasında tabiri caizse aciz bir duruma düşebilmektedir, çözüm çocukları istismar eden kimselerin aldıkları cezaları arttırmakla, kanunu yeniden düzenlemekle, çocuğun haklarını konuşmakla bulunmaya çalışılmakta ama bu da halihazırda pratik bir çözüm gibi gözükse de daha temelde yatan sorunu çözememektedir. İşte burada devreye baştan beri konuşulmaya çalışan toplum ve toplumda yer etmiş kültür girmektedir. Bir davranışın, çocuğa yaklaşımın hukuka uygun olmasının ardında yaptırımın kişide oluşturduğu korkunun yatıyor olması bunu bir yükümlülük olarak görmekten kaynaklanmakta olup, buradan hareketle bir değerin inşasından bahsetmenin ne kadar mümkün olacağı tartışmaya açıktır. Üstelik toplumun büyük bir kesiminde bu anlayış yer ettiyse asıl çözümün bu anlayışı değiştirmekte olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir. Bu noktada daha tinsel, üstün değerlerin kültürü kurduğunu belirtmiştik, bu yerleşik algıyı kültür olarak nitelendirememekle beraber, kültürün bunu dönüştürmesinin ve çocuğu kendi kıymeti çerçevesinde, korumak, zararından sakınmak derdinin bu kültürle oluşturulması bir çözümdür. “Çocuğa zarar verirsem nasıl bir yaptırıma maruz kalırım” sorusunun yerine, “çocuğa niçin zarar vermemeliyim” sorusunun ikamesiyle çocuğa bakış değişecek ve bu “niçinin ardında saklı değerin korunması da mümkün olacaktır. Ve bu bağlamda edebiyatın, çocuğun görünür olduğu her türlü kültür araçlarının önemini vurgulamak kaçınılmazdır. Çocuklar için yazılmış kitaplardan, yetişkinlere hitap eden edebiyat eserlerine kadar tüm kurmaca metinlerde aslında bir çocuk inşası söz konusudur. Çocuk, çocuğun dünyası bu vesileyle toplumsallaşmaktadır. Çocuğun değerinin; sorulan bu “niçin” sorusunun ve cevabının karşılığı, toplumun ve hukukun inşası bu eserler aracılığıyla mümkün olur.

 

Hukuk toplumu dönüştürme hususunda yukarıda da zikrettiğimiz üzere tesiren daha geri planda dahi olsa önleyici yahut düzenleyici olarak çocuğa elbette ki bir teması vardır. Peki özellikle ülkemizde bu hususta neler yapılmakta, çocuk hukukla nasıl inşa edilmekte yahut korunmaktadır? Bu soruda, çocuk hukuku olarak karşımıza çıkan alan, Akyüz tarafından “özel hukuk, kamu hukuku, sosyal hukuk ve uluslararası hukukta çocukların haklarını düzenleyen kuralların bütünü” olarak tanımlanmıştır (19). Bu tanımdan hareketle görülmektedir ki çocuk hukuku, çocuğa yönelik hakları tanımlayan, yorumları, boşlukları tamamlamaya çalışan ve bu hususta eleştiriler getirip, çözümler geliştiren böylelikle de çocuğun korunması, gelişmesi ve yetişmesi yönünde hususi bir çalışma amacı güden bir hukuk dalıdır.

 

 

 

Çocuk hukukunun öncelikli olarak ana-baba ve çocuklar arasındaki hakları, görevleri ve ilişkileri düzenlediği görülür, keza korunmayı gerektiren çocuk bedensel, duygusal, zihinsel ve ahlâkî güvenliğini sağlamakta acizdir. Anne ve baba, daha geniş bir ifadeyle aile, çocuğu bu noktada kuşatan, koruyan, muhtaç olduğu o sıcak ve güvenli ortamı oluşturacak kimselerdir. Dolayısıyla çocuğun gelişmesi, sosyalleşmesi, haklarının ve güvenliğinin korunması hususunda aile birinci derecede önemlidir (Akyüz 91). Bu hususta İslam hukukunda yapılan bir tespit önemli olup, buna göre çocuğa tanınan hakların işlerliği, evlilik içinde iseler anne ve babaya yüklenen vazifelerledir (Aydın 299). Belli bir yaşa ve olgunluğa gelene kadar çocuk anne ve babasının himayesi altındadır.

 

Çocuğun zikredilen ihtiyaçlarının karşılanması örfi yahut toplum yapısına göre ahlakî bir meseleyken, hukuk düzeninde 19. yüzyılda yapılan kanuni düzenlemelerle bu durum anne ve babanın aynı zamanda hukuki yükümlülüğü kabul edilmiştir. Medeni kanunumuzda da diğer ülkelerdeki medeni kanunlarda da aile ve çocuğun arasındaki bu yükümlülük ilişkisinin hukuki olarak düzenlendiğini görürüz (Akyüz 18). Peki bu düzenlemeleri etkin kılacak, yeri geldiğinde denetleyecek yeri geldiğinde şartlara göre yeni düzenlemeler çıkartacak kimdir? İşte bu noktada devreye devletin girdiği kabul edilmektedir. Devlet, çocuğa hukuk vasıtasıyla tanınan bu hakların gerçekleşmesini sağlamakla, ilgili durumlarda müdahele ederek çocuğu korumakla yükümlü konumdadır. Aynı zamanda da, çocuğun ekonomik ve sosyal refahını da sağlamak ve bu hususta ilgili politikaları gütmekle sorumludur.

 

Çocuk hukuku ve çocuk hakları alanında çok fazla çalışmaya rastlanamamakla beraber, bu alanın hâli hazırda gelişmekte olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Mustafa Ruhi Şirin’in 1979-2019 yıllarını kapsayan 40 yıllık süreçte bu konuda yapılan çalışmaları raporladığını görmekteyiz. Yine 2011 yılında birçok akademisyenin, hukukçunun ve çocukların katılımıyla yapılan Çocuk Hakları Kongresi bu anlamda önemli bir yer tutar. Bu kongrede sunulan bildirilerin kitaplaştırılmasıyla, çocuk hakları çatısı altında adalet sistemini, çocuk ihmal ve istismarını, medyanın, bilişim dünyasının, sinemanın, çocuk hakları kapsamında yapılan projelerin nasıl ele alındığını görme imkânına sahip olmaktayız. Pergelin bir ayağını çocuk hukukuna, çocuk haklarına koyarak; diğer ayak ile de âdeta çocuğu kuşatan her alanı inceleyen bu çalışmanın min gayri haddin çok kıymetli olduğunu ve yukarıdaki kültür, değer ve toplumsal dönüşüm hususunda bir itici güç görevi görebileceğini söylemek mümkündür.

 

Kongre bildirileri içinde “Çocuk Hakları Eleştirisi” başlığı altında Prof. Dr. Ertan Eğribel’in “Türkiye Çocuk Hakları Anlayışı İçin Önsöz Yerine: Mevcut Düzen İçinde Uygarlık Dışı, Uluslar Ötesi Yeni Bir Kategori Olarak Çocukluk Mu? Yoksa Uygarlık Krizini Aşacak Yeni Bir Dünya Mı?” ve “Türkiye Çocuk Hakları Kültürü Stratejisi ve Uygulama Planı 2012-2016 - Bir Öneri” yazıları toplum ve hukuk etkileşimini gözlemlemenin yanısıra sunduğu çözümler açısından  önem arz etmektedir. Eğribel, çocukla ilgili mevcut problemlerin çözümünü salt hukukta aramanın problemli olduğunu, meselenin toplum ve uygarlıktan bağımsız olarak çözümünün mümkün olmadığını ifade etmektedir. Fakat mevcut düzende, özellikle Batı haricindeki ülkelerin çocuk meselesine bir çözüm üretmekten uzak oluşları, bu hususta Batı’da üretilen çocuk hukuku söylemini mutlak olarak kabul etmeye, “mutlak bir hukuksal düzlemde koşullar üstü” bir kabule itmektedir (315). Eğribel çocuk hukuku meselesinin çocuk hakları olarak ele alınıyor olmasını da bu duruma bağlamaktadır. Çocukla ilgili sorunların çözümüne bütünsel dünya görüşü ve yeni bir toplumsallık arayışını koymak yerine, “tepeden inme hukuk kuralları” ile yaklaşılmasını, bu sınırlı hukuk ile toplumun dönüştürülmeye çalışılmasını sorunlu bulmaktadır. Toplumsal olarak bir çözüm sunulamaması, bu hususta çözümün mutlak hukuk kurallarında aranılmasına ittiğini ifade eden Eğribel, pratikteki sorunların çokluğu ile hukuk değer ve kurallarınca kapsanamayacak boyutta olduğunu söylemektedir. Çocuğa dair sorunların çözümünü toplumda aramanın, her toplumun kendi tarihi, kendi birikimi üzerinden çocuğa ve sorunlarına ulaşabileceğinin mümkün olduğunu ve bu çözümün mutlak olarak dayatılan, toplumdan kopuk, belli kurumların üst hukuk kuralları ile olmayacağının altını çizmiştir.

 

Sonuç olarak, çocuğun hukukla inşası anlatılmaya çalışıldığı üzere ne kadar mümkündür, tartışmalı bir konudur. Çocuk toplumun içinde bir biçimde kültürle yoğrularak inşa edilirken bu noktada çocuğu korumak görevi hukuka, devlete düşer muhakkak. Ancak daha temelde yatan ve yozlaşan değerler dönüşüp, düzelmeden, kurallar manzumeleri ve üstten verilen buyruklarla bu korumanın yeterli olmadığı da aşikârdır.

 

 

Kaynakça

Akbaş, Kasım. "Friedrich Carl  Von  Savigny: Tarihsel Hukuk Okulu  Gelenegˆi". İUHFM LXXIV, (2016): 58-60.

Akyüz, Emine. Ulusal ve Uluslararası Hukukta Çocuğun Haklarının ve Güvenliğinin Korunması. Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı, 2000.

 Aral, Vecdi. "Kültür ve Hukuk". İUHFM 53.1-4 (1988): 253-265.

Aydın, M. Âkif. Türk Hukuk Tarihi. İstanbul: Beta Yayıncılık, 2019.

Aydın Gülan, Mustafa Ruhi Şirin ve Memduh Cemil Şirin. 1. Türkiye Çocuk Hakları    Kongresi Yetişkin Bildirileri Kitabı 1. İstanbul: Çocuk Vakfı, 2011.

__________. 1. Türkiye Çocuk Hakları Kongresi Yetişkin Bildirileri Kitabı 2. İstanbul: Çocuk Vakfı, 2011.

Hirsch, Ernst E. Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri. Ankara: Güney Matbaacılık ve Gazetecilik, 1949.

Savigny, F. C. Von, Çağımızın Yasama ve Hukuk Bilimi Konusundaki Görevi Üzerine.

Çev. Ali Acar. I·stanbul: Pinhan Yayıncılık, 2018.

Şirin, Mustafa Ruhi. "Türkiye’de Çocuk Haklarının Son 40 Yılı (1979-2019)". Çocuk ve Medeniyet 4 (2019): 247-330.

 


[1]İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi'nin hazırlamış olduğu Mağdur ve Suça Sürüklenen Çocuklara İlişkin 2014 – 2019 Raporu'nda istismara maruz kalan çocukların yıllara göre istatiksel dökümü mevcuttur.

 


İşbu Web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge,marka ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Çocuk Yazını'na aittir.