Bir Çikolata Anlatısı Çocuk Haklarına Dair Ne Söyler?

Bir Çikolata Anlatısı Çocuk Haklarına Dair Ne Söyler?

Zehra Nur Canpolat | 20.11.2021


20 Kasım, 1989 yılından itibaren Birleşmiş Milletler (BM) tarafından dünya genelinde çocukların karşı karşıya kaldıkları hak ihlallerini gündeme taşımak amacıyla “Dünya Çocuk Hakları Günü” olarak kutlanmakta. Özellikle savaş ve yoksulluğun hüküm sürdüğü coğrafyalarda yaşam mücadelesi veren çocukları korumak ve yaşam koşullarını iyileştirmek için bu tarihte Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’yi de imzaladı. Çocuk hakları hem kanunen hem ahlaki olarak dünya genelinde bütün çocukların doğuştan sahip olduğu; eğitim, sağlık, yaşama, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel istismara karşı korunma gibi hakların hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel bir kavramdır. Bu bağlamda çocuk haklarını konu edinen birçok edebî eserden de bahsedilebilir. Cas Lester’ın kaleme aldığı Çikolataca Konuşur Musun? da çocuk hakları hususunda geniş bir okuma imkânı sunan, anlatıda hem genel çocuk hakları hem de mülteci çocukların hakları bağlamında inşa ettiği özerk dille okurunu mizah dolayımıyla bilinçlendiren güçlü bir eserdir.

Çocuklar, tarih boyunca ve birçok medeniyette yetişkin bireylere göre çok daha fazla hak ihlaline uğramış günümüzde dahi dünyanın farklı bölge ve ülkelerinde bu ihlaller oldukça kötü şartlarda varlıklarını sürdürmekte. Özellikle gelişmekte olan fakir ülkelerde çocuklara yönelik hak ihlalleri daha yaygın ve süreklilik arz ediyor (Bulut, 2009; Gerber, 2008). Bu durumu dikkate alan yazar Cas Lester, Çikolataca Konuşur Musun? adlı ilk gençlik romanıyla dünya ölçeğinde en çok okunan yazarlar arasında yer alır.  Lester’in böylesine bir başarıya imza atmasının sebepleri arasında hiç şüphesiz çocuk evrenini iyi çözümlemesi ve çocukların temel hak ve hürriyetleri konusunda anlatılarında iddialı bir zemin oluşturması yatmaktadır. Söz konusu eser odağındaysa mülteci meselesi -özelinde Suriye göçmenliği- dolayımıyla aslında temel çocuk haklarının korunmasının altını çizer.

Vatansızlık, ilk karşılaşma ve iletişim

Bir çocuğun en temel hakkı, vatandaşlığa sahip olmaktır. “Vatansızlık” kavramı bu bağlamda mülteci vasfıyla bağlantılı olarak sıklıkla kullanılan bir terim olarak karşımıza çıkar. Hukuki anlamda vatansızlık, “bir devletin vatandaşlığına tabi olan fakat oradan ayrılınca ya kendilerinin koruma talep etmeyi reddetmesinden ya da tabiiyeti bulunduğu devletin onlara koruma sağlamayı kabul etmemesinden ötürü kendi devleti tarafından korunmayan kişilerin durumu” olarak tanımlanmaktadır (Çiçekli 11). Çikolataca Konuşur musun?’da da öğretmen Bayan C sınıfına, okulun formasını giyen ve formayla uyumlu mavi başörtüsü takmış bir kız çocuğu getirir (Lester 14). Sınıfındaki herkes yeni öğrenciye sanki bu dünyadan değilmiş gibi dik dik bakar (15). Çevresindekilere ağır bir aksanla sadece “Ben Nadiima. Merrrhaba.” diyebilir (16). Sınıftakiler bu durum üzerine Nadima’yı çeşitli soru yağmuruna tutar. Bir tek metnin birinci tekil anlatıcısı Jaz, Nadima’nın sorulardan rahatsız olduğunu görür. Arkadaşlarına onu rahat bırakmalarını, çünkü yeni öğrencinin söylenenlerden hiçbir şey anlamadığını söyler (19). Öğrencilerden birinin Nadima ile iletişime geçmek için Google Çeviri kullanma teklifiyse kabul görmez (20). Bunun nedeni; Nadima’nın hangi ülkeden geldiğini bilememeleridir. Yine de yılmadan Nadima’nın Japonya, Bengal, Arabistan ve Çin’den geldiğini düşünüp telefonlarındaki alfabeyi göçmen kıza gösterirler. Bu sıcak tutumları kızda çok bir etki uyandırmayınca Jaz Fransızca ya da Almanca konuşup konuşmadığını anlamak için Nadima’ya bu dillerde sorular yöneltir (21). Kaşlarını çatan Nadima tüm sorulara yanıtsız kalır ve bu sahne anlatıda göç etmeye zorlanmış kişilerin, gönüllü göç etmiş ya da hiç göç etmemiş kişilerle karşılaştırıldığında birçok uyum problemi yaşadıklarının temsiline dönüşür (Erol ve Ersever 48). Akabinde Jaz, “parlak” fikriyle çantasından çıkarıp birazını kırdığı çikolata aracılığıyla göçmen kıza “Çikolataca konuşur musun?” (22) der. Teklif karşısında gözleri ışıldayan Nadima çikolatayı alır. O da Jaz’a okul çantasındaki alüminyum folyoya sarılmış bir Türk lokumu ikram eder. Böylece birbirinin dilinden hiç anlamayan iki öğrenci, çikolata ve lokum lezzetleri aracılığıyla ortak bir iletişim dili geliştirmiş olur. Tam bu noktada okur olarak bizler de bir çocuğun kendi dilinde konuşma hakkının ne kadar hayati olduğu gerçeğini kavrarız. Üstelik lezzetler odağında kurulan iletişim anlatı ilerledikçe emoji diline dönüşür (46). Bu yeni iletişim imkânı Jaz ve Nadima arasında heyecanlı bir arkadaşlık sürecini başlatır.

Nadima’nın Kürt bir kız çocuğu olduğunu sarf ettiği “Kurdî” kelimesinin arkadaşları tarafından Google Çeviri’ye yazılmasıyla öğreniriz (53). Öğrenciler, teknoloji yardımıyla sınıflarına yeni gelen öğrencinin evini de Google Haritalar aracılığıyla bulur. Kendi ülkelerini işaret edip Nadima’ya da evini sorduklarında küçük kız çekinerek Suriye’yi gösterir (69).  Yaşanan bu durum, insana yakışır yaşam standartlarından mahrum kalmış bir kız çocuğunun yeni yaşantısındaki uyum zorluğunu okuruna tekrar göstermiş olur. Ardından Nadima ve ailesinin geride bıraktıkları ülkelerinde göz kamaştırıcı bir şeker dükkânına sahipken savaş nedeniyle bir anda beş parasız kaldıklarını öğreniriz. İngiltere’deyse Türk lokumu yaparak geçinmeye çalışan bu aile çocuklarını da geçim savaşlarına ortak eder.

Anlatı derinleştikçe Jaz’ın zihninde sınıf arkadaşlarının melodramatik tavırları ve Nadima’nın yaşadığı gerçek acılar kıyaslanır (84). Bu noktada diyebiliriz ki bir kültürden başka bir kültürde kendine yer bulan Nadima ve ailesinin uyum sağlamakta karşılaştıkları güçlükler, sıkıntılar, bunalımlar ve gösterdikleri tepkiler, yaşadıkları “kültür şoku”nun bir yansımasına dönüşür (Güvenç 122). Zira arkadaşının evini ziyaretinde yemek masası, sandalye, birkaç kanepe ve televizyondan oluşan sıradan bir evle karşılaşmayı beklemeyen Jaz’ın muhayyilesinde oldukça oryantalist bir manzara vardır: Yerde minderler, alçak masalar, İran halıları ve desenli metal lambalar! Umduğunu bulamayan Jazz, Nadima’nın annesi Türk lokumu yaparken bu kez de meraklı gözlerle mutfağı inceler. Her yer yapışkan etiketlerle kaplıdır. Jaz’ın meraklı gözlerini “Hepimiz İngilizce öğreniyoruz,” (89) diyerek yanıtlar Nadima’nın annesi ve böylece yeni ülkelerine uyum sağlama adına verdikleri çabayı görünür kılar.

Kitabın yirminci bölümünün başlığıysa “Spas Dikum!” yani “Teşekkür Ederimdir. Bölüm sonunda yer alan Jaz’ın iç sesi göçmen bir ailenin, yaşadıkları ülkede ne derece silik konumda olduklarını belirtir: “Arabada cadde boyunca giderken diğer evlere baktım ve bunun garip olduğunu düşündüğümü hatırladım. Onlar da herkes gibi sıradan bir caddede, sıradan bir evde yaşayan sıradan insanlardı. Ama herkes gibi değillerdi, değil mi? Nadima’nın hikâyesi sıradan değildi değil mi? Ve kimse bilmiyordu” (95). Bu noktada Jaz’ın annesinin serzenişi de göçmen ailelerin ve çocukların hak ihlalleri ve mağduriyetlerini gözler önüne serer: “Ne kadar az mülteci aldığımızı görünce utanıyorum”. İngiltere’nin mülteci politikalarını yansıtan bu cümle, göçmen alımı kısıtlamasına da dikkat çeker. Nitekim yeni göç hukuku düzenlemelerinin temelinde puan sistemi yer alan ülke; bir kişiye İngilizce bilip bilmemesi, İngiltere'de bir kurumdan iş teklifi alıp almamış olması, eğitim düzeyi ve çalışacağı sektörlerde belirlenen kriterlere göre belirli bir puan vermektedir.[1]

Öte yandan Nadima, ailesine destek olmak için Türk lokumu satmak isterken sınıf arkadaşlarının zorbalığına da maruz kalır. Sabuna benzettikleri lokumlardan tatmamak için direnen öğrenciler yüz ifadeleriyle göçmen kıza kendini kötü hissettirirler. Çünkü “çocukların hor gördüğü şey yalnızca poşetlerdeki lokumlar değil, Nadima’yı Nadima yapan her şeydi[r].” (111). Jaz’ın satış girişimiyse öğretmeni tarafından cezalandırılır. Nadima da sınır dışı olmak korkusuyla en yakın arkadaşıyla tartışır, “Başım belada. Bela kötü olmak. Bela olursa, belki bizi geri gönderirler Suriye’ye.” (114) der.

 

Göç, fotoğraf ve bellek

Jaz Nadima’nın evine bir ziyaretindeyse onun bebeklik fotoğraflarını görmek istediğini söyler ancak Nadima “Biz fotoğrafları kaybetmek.” şeklinde arkadaşını yanıtlar (151). Sonrasında büyük bir Suriye haritası aracılığıyla Nadima ve ailesinin İngiltere’ye gelene kadar dört gün boyunca yürüdüklerini öğreniriz. Bir adam Nadima’nın babasına onları Avrupa’ya giden bir botla götürebileceğini söyler. Bütün paralarını alır ve Nadimalar bir sürü insanla küçük bir bota binmek zorunda kalırlar. Havai fişeklerin Nadima’yı neden korkuttuğunu anladığımız şu satırlar ailenin yaşadığı travmanın bir göstergesidir: “Bomba gibi olmak. Bomba ve silah. Işık ve bam, ışık ve pat pat pat!” (210).

Bu sözlerin ardından Nadima ülkesi Suriye’de savaşın ortasında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya başlar. Anlatıcı Jaz da “Sizin de bildiğiniz, salonlarımızın güvenli ortamında her gece haberlerde izlediğimiz savaş. Bizim olduğumuz yerden yüzlerce kilometre uzaklıkta olan, bu yüzden bizim pek de dert etmediğimiz savaş. Bir sürü insanı, anneleri, babaları, teyzeleri, amcaları, kuzenleri, küçük çocukları ve bebekleri, bir sürü kişiyi öldüren savaş. Artık bizi şaşırtmayan savaş. O savaş.” cümleleriyle arkadaşının derdine tercüman olur. Nadima ise çözülmeye başladıkça ülkesindeki kaosu dillendirmeye devam etmek ister: “Sürekli olmak. Her gün. Her gece. Buum ışık, buum. Çığlık atmak. Ağlamak. BAM ve GÜRÜLTÜ. Bina yıkılmak. İnsanlar ölmek. Bam ve ışık ve silahlar, pat, pat. Kimse güvende olmamak. Her yer cam olmak, yüzü kesmek, elleri kesmek, gözleri kesmek. İnsanlar ölmek.” (210).  Bizzat savaş mağduru bir kız çocuğunun dilinden dökülen sözler hem anlatıcı Jaz’a hem de okura savaşın öylesine bir izlence değil binlerce insanın her an tecrübe edebileceği bir gerçeklik olduğunu kavratır. Nadima aynı zamanda göç belleğine de seslenir. 

 

 

 

Sonuç yerine

 Bir çocuğa savaştan, ölümden, yıkımdan ve ayrımcılıktan söz etmek elbette kolay değildir ancak imkânsız da değildir. Bir edebiyat metni okurunun içerisinde bulunduğu toplumla empati kurabilmesine, milyonlarca insanın derdine ortak olabilmesine, yaşanan acılara sessiz kalmamak konusunda bir çocuğun bilinçlenmesine imkân tanır. Çikolataca Konuşur Musun? da mülteci meselesi üzerine yazılmış ve iki kız arkadaşın dilin imkânlarını zorlamaları aracılığıyla okura bu hususta meramını aktarabilen bir eser. Üstelik her bölümünü ayrı heyecanla okutmayı başaran yazarın anlatımı ve kurgusu, bu ciddi meseleyi hayatlarımıza nasıl davet edebileceğimizin yollarını da bize sunuyor. Ancak şu soruyu yine de hatırda tutmak şartıyla: Evet, tutunabilmeyi başarmış mülteci vatandaşlar var, peki ya tutunamayanlar? Onların ahvali ya da destek alma ihtiyacı anlatıya bir miktar sızamaz mıydı? Nadima, kendisi için toplanan bağış paralarını reddederek gururunu koruyabildi. Bu gururu dahi yerle bir olmuş başka Nadimalar, Beşirler, Hasanlar kıyıya vurmadan nasıl su yüzüne çıkabilir?

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

Bulut, Nihat. Sanayi Devriminden Küreselleşmeye Sosyal Haklar. İstanbul: On İki Levha

Yayıncılık AŞ, 2009.

Çiçekli, B. Göç Terimleri Sözlüğü. Cenevre: Uluslararası Göç Örgütü, 2009.

Erol, M. ve Ersever, O. G. Göç Krizi ve Göç Krizine Müdahale. Kara Harp Okulu Bilim

Dergisi 1 (2014): 47-68.

Gerber, P. What Rights Do Children Have under Internatinal Law. Legaldate,

Melborne,20 (May 2008).

Güvenç, B. İnsan ve Kültür. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1996.

Lester, Cas. Çikolataca Konuşur Musun? İstanbul: Genç Timaş Yayınları, 2019.

 

 

[1] “İngiltere göçmen yasalarını değiştiriyor: İş teklifi ve İngilizce bilgisi zorunlu hâle geliyor”, (19 Şubat 2020), https://www.bbc.com/turkce/.

 


İşbu Web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge,marka ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Çocuk Yazını'na aittir.