Yüreğimdeki Resimler

Yüreğimdeki Resimler

Çocuk Yazını | 24.11.2020


Mustafa Özel hocamızın 13 Temmuz 2007 Pazar günü Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan “Yüreğimdeki Resimler” başlıklı yazısını, 24 Kasım Öğretmenler Günü vesilesiyle dikkatinize sunuyoruz.

 

Yüreğimdeki Resimler*

İdris Aras, İsmet Koçkar, Necati Ünsal. Eğitim-Bir-Sen "Unutamadığım Öğretmenim" konulu bir öğretmenlik hatıraları yarışması düzenlemiş. İl birincisi olan yazılar çok sevimli bir kitapta bir araya getirilmiş ("Yüreğimdeki Resimler". www.egitimbirsen.org.tr). Kitabı okurken ben de çocukluğumun Karaköse''sine kanatlandım. Aradan kırk yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen, ilkokul öğretmenlerimin isimlerini hafızama kayıtlı buldum: İdris Aras, Ferdi Tarlan, Mithat Gökçe, İsmet Koçkar, Fevzi Barış. Ferdi Bey Rizeli, diğerleri Ağrılıydı. Ortaokul ve lisede tabiatıyla çok sayıda öğretmenimiz oldu. Hatırlayabildiklerim: Celal Gökçe, Seyit Aslan, Gülten Şeker, İbrahim Tunç, İsmet Ömeroğlu, Yusuf Ergün (okul müdürümüz, nam-ı diğer Deli Yusuf), Ahmet Baba ve özellikle Necati Ünsal. (Seyit Aslan ufak tefek bir Urfalı olmasına rağmen, Karaköse''nin en güzel kızlarından biri olan Gülten Şeker''le evlenmeyi başarmıştı. Hey gidi günler, hey!)

Çanakkaleli Necati Ünsal. İki veya üç yıl Urfa''da görev yaptıktan sonra Ağrı''ya tayin edilmiş. Sarışın, kısa boylu, yakışıklı. Okuldaki lakabı: Pitti. Saatlerce kara tahtada ders anlatıp, tozunu bol bol yuttuğu tebeşiri sonunda tahtaya doğru fırlatıp, "İşte bu kadar; pitti işte..." diyerek sözünü bağlardı. Geçen yıl bir mail grubuna onunla ilgili görüşlerimi yazarken şöyle demiştim: "Necati Ünsal''ın Ağrı Naci Gökçe Lisesi''nden öğrencisiyim. Siyasi görüşlerimiz uyuşmasa da kendisini çok severdik. İnsan olarak eşsiz, öğretmenlikteyse bir zirveydi. Boğaziçi Üniversitesi''nde okuduğum yıllar boyunca (1975-80) onunla karşılaştırabileceğim bir öğretmenim olmadı. Soğuk kış gecelerinde, diğer öğretmenler sinema veya lokale giderken, çimento dükkânımızdaki küçük sobanın başında bize saatlerce matematik anlatırdı. Hayır, anlatmaz, bizi heyecan dolu bir keşfe çıkarırdı. Onu dinlerken matematiğin evrensel bir dil; dilden de öte bir musıki olduğunu hissederdik."

Evet, yüreğimdeki en unutulmaz resim ve en buruk tebessüm, Çanakkaleli Necati''ye ait. Bazen kaldığı otel odasında bizi kabul eder, o daracık yerde bile ders çalışırdık. Masasında hiç hoşlanmadığım Fakir Baykurt ve benzeri yazarların romanları olurdu. Ben bir Ülkü Ocaklıydım ve o komünist, o boynuzlu (!) yazarlardan hazzetmem mümkün değildi. Aziz Nesin''e bile zoraki gülümsüyordum. Kutup yıldızlarım Necip Fazıl ile Peyami Safa''ydı. Babam Tercüman okuduğundan, Ergun Göze üzerinden Peyami''ye uzanmıştım: Fatih-Harbiye, Yalnızız, Biz İnsanlar... Bunları okuduktan sonra Yaşar Kemal bile tat vermiyordu. Necati Bey ülkücü yanımı bilir, benimle hiç ideolojik tartışmaya girmezdi.

Girseydi, belki sosyalizme daha erken ısınırdım. İnsanlar, fikirlerden önemlidir. Ağrı''da sosyalizme uzak duruşumun sebebi, tanıdığım sosyalistlerden hiç birinin bende saygı uyandırmamasıydı. Saygı duyduğum tek sosyalist ise, öğrencilerine duyduğu saygıdan ötürü, onlara misyonerlik taslamıyordu. Ben de ona o denli saygı duyuyordum ki, sanki tartışırsak tılsım bozulacak ve birbirimizi kaybedeceğiz diye düşünüyordum.

Necati Bey üçüncü yıl Ağrı''yı terk etti. Ben de ülkücülüğü. Sebep, Necip Fazıl''ın şiir ve yazılarıydı. Bir de Erbakan faktörü. Ben dindar olduğum için ülkücü olmuştum; ocak yöneticileriyse (Tekin Küçükali hariç) dini "kurumlardan bir kurum" sayıyor; saygı perdesi altında, aslında dini küçümsüyor veya önemsemiyorlardı. Ben ocağın duvar gazetesine Necip Fazıl veya Sezai Karakoç''tan metafizik ürpertili şiir veya yazılar astıkça, çaktırmadan indiriyorlardı. Bu arada Kemal Tahir''i keşfetmiş ve (hiç değilse bazı) toplumcuların ne beşinci kol ne de boynuzlu olduklarını anlamaya başlamıştım. Tam Çanakkaleli Necati''yle konuşma kıvamına gelmişken onu kaybetmiştim.

Ayakkabılarını boyayayım öğretmenim!

Kendi anılarımdan, Vedat Cihan''ın anılarına geçeyim. Yukarıda sözünü ettiğim "Yüreğimdeki Resimler" Yarışması''nın Türkiye birincisi olan arkadaşımız, öğrenciliği sırasında aynı zamanda ayakkabı boyacılığı yaparmış. Benim Çanakkaleli Necati''m gibi onun da Trabzonlu bir Necati''si varmış:

Trabzon''dan gelmiştin. Daha ilk gün bizim gibi olduğunu anlamıştım. Ayakkabıların toz içindeydi ve sanırım ayağını sıkıyordu da. Bunu en iyi ben bilirim öğretmenim, ben hissederim. Ceketin de sanki emanet gibiydi. "Ne insanlar gördüm üstünde elbise yok, ne elbiseler gördüm içinde insan yok." der Mevlana. İğreti ceket, tozlu ayakkabı. Olsun, ne önemi var sanki bunların. Ödünç ceketin içinde adam vardı, bunu biliyordum. Altın sarısı kasımpatı gülüşün, parmak izin kadar eşsizdi. Çok zaman sonra öğrendim anacığının bir tek ineğinizin sütüyle seni okutup muallim yapabildiğini. Kursağından geçen en lüks kahvaltılığın kuymak olduğunu. Benim anam da peynir, zeytin olmadığında, gerçi ikisi bir arada hiçbir zaman bulunmadı ya, mısır ununa su katıp doyururdu karnımızı.

Hayatının en anlamlı, en önemli gününde, yani öğretmenliğinin ilk gününde diyemezdim sana tabii ki: "Öğretmenim, boyayayım ayakkabılarınızı!"

Ahmet Gündoğdu''nun şahsında Eğitim-Bir-Sen''i kutluyorum. Halil Etyemez, Mustafa Aydın, Erol Battal ve İrfan Coşkun kimbilir kaç yürekten geçen tam 81 resim seçmişler. Şaban Abak "karpuz kestim yiyen yok" diyemez artık.

 

 

*Bu yazının orjinali 13 Mayıs 2007 Pazar günü Yeni Şafak Gazetesi'nde yayınlanmıştır. Orjinal metne ulaşmak için aşağıdaki bağlantı kullanılabilir:

https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafaozel/yuregimdeki-resimler-5147

 


İşbu Web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge,marka ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Çocuk Yazını'na aittir.