Kritik

Kurmaca Gibi Yaşanmış Gerçek Bir Çocukluk: İlk Romanım

Çeviri metinleri, radyo programları ve sinema yazılarıyla tanınan Sevin Okyay’ın ilk çocuk kitabı İlk Romanım, on yaşındaki Sevin karakterinin her gün bir parça yazdığı “özel bir defter” olarak kurgulanır.

Çeviri metinleri, radyo programları ve sinema yazılarıyla tanınan Sevin Okyay’ın ilk çocuk kitabı İlk Romanım, on yaşındaki Sevin karakterinin her gün bir parça yazdığı “özel bir defter” olarak kurgulanır. Sevin, üç yaşından anlatı zamanındaki bugüne dek yaşadıklarını, elbette geçmiş zaman kipi ile kaleme alır. Çocukluğa ait tüm duygular bugündendir, tanıdıktır; fakat zaman zaman Sevin’in yaşadığı dönemin günümüz olmadığı hissedilir. Kardeşinin kolu kırılınca Münir Nurettin Bey’in konserine gidememişlerdir örneğin ya da Sevin çarpım tablosunu değil de “kerrat cetvelini” öğrenmeye çalışmaktadır. Kışlar Beşiktaş’ta geçirilirken yazın dört ay Maltepe’deki yazlık köşke gidilmektedir, Sevin’in ananesi de saraylıdır üstelik. Tüm bu motifler, yazarın 1942 doğumlu olduğu göz önünde bulundurulunca daha bir anlam kazanır ki metnin otobiyografik derinliği yazar tarafından da pek çok yerde dile getirilmiştir.

Pınar İlkiz’in Sevin Okyay ile söyleşerek yayına hazırladığı Hakikaten, Sevin Okyay Anlatıyor isimli nehir söyleşi kitabını okuyanlara İlk Romanım’daki bazı bölümler tanıdık gelecektir. Maltepe’deki hain kazların bacaklarını gagalaması, Oral ağabeyinin onu bisikletten düşürmesi, Bergson’un kitabının plaja kadar gitmesi, iki kişi ipi çevirirken bir türlü tersten girip atlamayı beceremeyişi… Söyleşide bir kez daha hatırlanan tüm bu anılar, on yaşındaki Sevin’in de başından geçmiştir İlk Romanım’da. Fakat nehir söyleşiyi okumayanlar yahut Sevin Okyay’ı tanımayanlar için de romandaki her bir anı son derece gerçekçidir. Zira başkahraman Sevin zaten kitapların içerisinde yaşamakta, bu sebeple gerçekle kurmacayı zaman zaman birbirine karıştırmaktadır. Bu muğlaklığa ek olarak anlatıcının çocuk diline ve duygularına hâkimiyeti ve Sevin’in kendi beceriksizliklerini açık yüreklilikle itirafı da metni son derece “sahici” bir yere taşımaktadır. 

 

Okuduklarıyla Yaşayan Küçük Sevin

İlk Romanım, Sevin’in kendisinin yazdığı Önsöz’ün -çünkü bu bir günlük ya da anı defteri değildir, en başından beri bir roman olarak kurgulanmıştır- hemen ardından “Jo’nun Kardeşiyim” bölümüyle başlar. Dört kız kardeşin yer aldığı Küçük Kadınlar romanını bir solukta bitiren Sevin, Jo ile kardeş olduğunu tahayyül etmektedir. Evet, diğer üçüyle değil, sadece Jo ile kardeştir ve Jo’nun da kendisini gördüğüne inanmaktadır. Bu gerçeküstü başlangıç, kahraman hakkında önemli bir ipucu vermektedir aslında; Sevin’in bir Beşiktaş-evi bir de kitap-evi vardır, aynı şekilde kitap-annesi ve kitap-babası. “Ben gizli kahramanım, kitapta yazılmıyorum” (Okyay 21) der ama orada olduğunu her zaman duyumsar. Okuduğu, sevdiği, korktuğu her kitap kahramanıyla bir arada yaşamaktadır. Çok sevdiği kuzuları kurban bayramında kesilince, katilleri Kraliçe İzabo’ya şikâyet etmeyi düşünür mesela. Fakat Kraliçe’nin Henri’yi bırakıp babasına âşık olacağından korkup vazgeçer. Hemingway “sakallı bir küçük oğlancık”  olur gözünde, üstelik çok yaramazdır. Sevin’e göre eğer Cyrano bir takım tutsaydı kesin Beşiktaşlı olurdu ya da.

Sevin’in hikâyedeki gerçeklik ile kurmacayı daima iç içe tutmayı tercih ettiği ama bunu “hesaplı” değil tüm doğallığında yaşadığı “kurgusal hayatı” çeşitli dertlerle doludur; Fransız romanlarının içine girmektedir, ama dil bilmediğini belli etmemesi gerekmektedir örneğin: “…erkek çocuğum diye Castel-Jaloux’nun Gaskon taburuna girecektim. En kahraman genç Gaskon Beyi ben olacaktım. Fransız olmadığımı kimse bilmeyecekti. Annemden Fransızca öğrenecektim. Yani inşallah” (141). Tüm masumluğu ile yaşadığı bu hayal dünyasının zenginliği, “gerçek” hayatta pek yaşıtı ya da arkadaşı olmamasına rağmen okurda kalabalık bir arkadaş grubunun parçasıymış ve çok eğleniyormuş hissi bırakışı, pek çok kitabın çocuk okurlara gizliden ya da açıktan verdiği “kitap en iyi arkadaştır, çok kitap okumalıyız” klişe öğüdünden çok daha etkilidir. Sevin’in bu hülyalı yaşam biçimi, “Niçin kitap okumalıyız?” sorusunun da samimi bir cevabı gibidir.

 

Dünyaya Bir Çocuk Gibi Bakmak

Anlatının sahiciliğini artıran en önemli özellik ise yazarın çocuk dünyasına hâkimiyetidir. Otobiyografik pek çok öge barındıran böylesi bir eserde anlatıcının “çocuk” olduğuna okuru ikna eden, yazarın hadiseleri, diyalogları değil o zamanki hislerini ve yanlış yorumlamalarını çok iyi hatırlamasıdır. Küçük Sevin, yazar Pearl S. Buck’ın ismindeki S. kısaltmasının Sevin olacağını umut ediyordur örneğin. Düştüğünde oluşan yaralarının kabuklarını güzel bulmaktadır; “Güzeldir, kalındır, kopartınca yine kabuk bağlar” (127). Babahala’nın her zamanki kısık sesinin, çocuklara bağırmaktan öyle kalmış olacağına hükmeder ya da.

Çocuk bakışını yansıtan tüm bu detayları paylaşırken de zoru başarır anlatıcı; tıpkı bir çocuk gibi konuşur: “Kibar hanımlarla hanım kızlar, tarihî filmlerde görüyordum, ya da resimli romanlarda, ya da resimle süslenmiş hakiki romanlarda, ata biniyorlardı. Eteklerini topluyorlardı. Çok komiktiler. At onları n’apsın öyle etekle falan?” (91). Son cümlenin devrikliğine ek olarak sondaki “falan” kelimesinin bıraktığı etki ile söylem görüntüyü daha da komikleştirmiştir. Dilin bu bilinçli çocuklaştırılma örneklerinin metin içinde çok bulunması yanı sıra bazı sahnelerde dil, başlı başına çocuk bakışının konusu olur: “[Annem] ölmemi istemezdi, onu biliyorum. İstese çünkü hasta olduğumda bakmaz, olur biter. Bakıyordu, sorumluluk sahibiydi çünkü. Ya da sorumluluğunu müdrik, herkes öyle diyordu. Müdrik’i seviyordum, ibrik’e benziyordu da ondan. Sen ibrik oluyordun, sorumluluk da koşup içine giriyordu” (184). Anlatıcı kelimelerin çağrışımları üzerinden bir çocuğun zihin dünyasına dair okuru fikir sahibi yapar. Metinde dilin araçsallaştırıldığı önemli bir örnek daha vardır: Başkahraman İstiklal Marşı’nı ezberlediği sahnede, “o zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım” kısmında ve “ruh-i mücerret” tamlamasında sürekli takılmaktadır. Pek çok okurunun ilkokul sıralarında tecrübe ettiği bu deneyimi önce başarısızlık, sonra başarı aracı olarak sunan anlatıcı, bu detayla okurları kahraman ile biraz daha yakınlaştırır.

 

Beceriksizlik Güzellemesi

Kurmaca ile gerçeğin iç içeliği ve çocuk dilinin başarılı kullanımına ek olarak metni sahici kılan; küçük başkahraman Sevin’in idealleştirilmeden, tüm hataları ve beceriksizlikleri ile okura sunulmasıdır. Her çocuk gibi Sevin de sağını ve solunu birbirine karıştırır örneğin: “…sağımı ve solumu uzun zaman bilemedim. Çok çalıştım, öğrenemedim. Çünkü hepi topu iki tanecik şeydi, biri değilse öbürü. İnsan şaşırıyordu. Biri ya da öbürü olan şeylerde hep şaşırırdım. Hep öbürü olanı esas sanırdım önce. Onun öbürü olduğunu anlamazdım” (71). Çocukların niçin bu işi öğrenemediklerini, yetişkinlerin de mantıklı bulacağı şekilde açıklayan bu becerisizlik anlatımı, tıpkı önceki örneklerdeki gibi yine bir başarı hikâyesine dönüşür. Resmî geçit töreninde ilk sol ayağını atmaya alışan Sevin’in; “Kendiliğinden öne fırlıyordu, çok akıllı bir ayaktı” (72) açıklaması hem çocuk diline güzel bir örnek hem de çocuklar için bir “başarabilirsiniz” mesajıdır.  

Sevin’in bir özgüvenle tırmandığı ağaçtan korkup inemediği hikâye de yine özenli kelime seçimleri ile komikleştirilmiştir ve çocuk okurlar için “ben de sizin gibiyim, bazen bazı şeyleri başaramayabiliriz” tesellisi hükmündedir:

Gözümü kararttım, en tepesine kadar çıktım. Sonra, cesur çocuğum diye, edayla aşağı baktım bir. Dutun tepesinde yiğit bir çocuk, bir gözcü. Serenin tepesinden ufukları tarıyor, düşman gelirse herkesi uyandıracak. Sonra da ordusunun başında savaşa koşacak. Edayla aşağı baktım ve ağacın tepesinde kalakaldım. Olduğum yere çakılıp kalmıştım, korkudan kıpırdayamıyordum. Dallara sımsıkı tutundum, ağaca yapıştım. (106)

Sevin’in ilham verici başarısızlıkları, çok kitap okumasından mütevellit heyecanlı bir macera kitabının parçası gibidir her zaman. Bu alıntı onun kurmaca ve gerçek arasındaki yaşam biçimine, anlatıcının çocuk dünyasına hâkimiyetine de birer örnektir aynı zamanda. Kendisinde ordular yönetecek kuvvet bulup tepelere tırmanan çocukların, aşağı inemeyince duydukları korku ve her iki duygu arasındaki o doğal geçiş Sevin’i sahici kıldığı gibi İlk Romanım okurları için de bu beceriksiz kız çocuğunu “en iyi arkadaş adayı” yapar. Kitap-arkadaş elbette!

 

Sonuç

Sevin Okyay’ın İlk Romanım isimli çocuk kitabı, başkahraman Sevin’in en başta söylediği; “Şimdi önsöz yazdım, birazdan da romanımı yazarım” (9) cümlesinin vadettiği kolaylık ve akıcılıkta ilerler. Kısa cümlelerin zaman zaman okumayı zorlaştırması göz ardı edilirse, romanın geneline etkileyici bir “çocuk bakışı” hâkimdir. Anlatıcı bir çocuk gibi konuşmaz yalnızca, sahiden bir çocuk gibi düşünüp hissedebildiğine ikna eder okuru. Sevin Okyay’ın anadile hâkimiyeti ve dikkatli kelime seçimleri ile metin derinleşirken, otobiyografik öğeleri bilmeyenler için dahi sahici bir yer edinir. Bunu sağlayan ise bahsi geçen çocuk bakışı ve en önemlisi başkahramanın hiç yaramazlık yapmayan, her alanda başarılı, ideal bir çocuk yerine çoğu zaman kıskanç, beceriksiz ve dikkatsiz şekilde karakterize edilmesidir. Bu özellikler aynı zamanda çocuk okurların başkahraman ile kuvvetli bir bağ kurmasına da yardımcı olmaktadır.

 

Kaynakça

İlkiz, Pınar. Hakikaten: Sevin Okyay Anlatıyor. Ankara: Ayizi Yayınları, 2017.

Okyay, Sevin. İlk Romanım. İstanbul: Can Çocuk Yayınları, 2010.