Melike Günyüz: "Bütün kadim dinlerde, bütün kutsal metinlerde hikâyeler var"

Melike Günyüz: "Bütün kadim dinlerde, bütün kutsal metinlerde hikâyeler var"

Çocuk Yazını | 01.11.2017


Zengin Türkçeyi çok önemsiyorum. Çocuklar mecazı çok kolay anlamazlar mesela ama Türkçe mecazlı bir dildir, bunun dozunu ayarlamak çok önemlidir. Dokuz yaşındaki bir çocukla, beş yaşındaki bir çocuk için kullanacağınız dil aynı değildir. Öyle bir metin kurgulamanız gerekir ki çocuk sözlüğe bakma ihtiyacı duymadan pek çok yeni sözcük öğrenecek.

 

Bu ay Çocuk Yazını olarak Erdem Yayın Grubu’nun konuğuyuz. Bizlere kapılarınızı açtığınız için çok teşekkür ederiz.

Hoş geldiniz arkadaşlar.

 

Otuz yılı aşkın süredir yayın hayatındasınız, bünyenizde yayımlanmış binlerce kitap var. Sadece bu kitapların varlığı bile “Türkiye kitap okumuyor” yargısını kırar nitelikte. Tanıtımınızı yaparken “Edebiyat bir milletin turnusol kâğıdıdır.” diyorsunuz. Nedir turnusol kâğıdı olmak?

Aslında orada edebiyattan çok çocuk edebiyatına vurgu yapıyorum. Çünkü Türkiye’de çocuk edebiyatı ve parantez içinde çocuk kitapları, ikisini birbirinden ayırmak gerektiğini düşünüyorum, eğitimin çok önemli bir aracı olarak görülüyor. Cumhuriyeti kuran irade çocuk edebiyatını tanımlıyor ve çağdaş Türk gencini yetiştirmek için kullanılacak araçlardan biri olarak görüyor ve ne yazık ki uzun yıllarca Türkçe ders kitaplarında kadim bir edebiyat geleneği olan milletin evlatlarına şiir diye gerçekten şiirle alakası olmayan metinler okutuluyor. Hatta hâlâ bunun devam ettiği kanaatindeyim. Ama son yıllarda biraz kırıldı diyebiliriz. Bu biraz çocuk edebiyatına, çocuk kitaplarına ideolojik yaklaşımın bir sonucu çünkü bir devlet için nesil yetiştirmek istiyoruz, bunu tanımlıyoruz, bu neslin düşünce dünyasını oluşturmak için de kullanacağımız en önemli araçlardan bir tanesi çocuk kitapları. Hâl böyle olunca Türkiye’de çocuk edebiyatının gelişmediğini düşünüyorum. Çok güçlü yazarlar çıkıyor, arada gerçekten çok iyi metinler yazılıyor; fakat az önce ifade ettiğim o güçlü edebiyat geleneğinin kitapları bunlar olmamalı. Bizim şu anda dünyayı sallayacak Harry Potterlarımızın, Yüzüklerin Efendisi gibi romanlarımızın olması gerekiyor. Çünkü öyle bir kültürden geliyoruz; hem halk kültürü, sözlü kültürümüz çok zengin hem de yazılı edebiyatımız, divan edebiyatımız, mesnevilerimiz çok zengin. Mesnevilerimiz başlı başına fantastik öğelerle dolu zaten. Başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok, mesnevileri alıp bugünün edebiyat şekline dönüştürdüğümüz anda çok zengin fantastik romanlar kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Biraz buna vurgu yapıyor turnusol kâğıdı. Düşüncemiz neyse, yayınladığımız çocuk kitapları da onu gösteriyor ki eğitime bakışımız çocuğa bakışımız aslında. Bir başka yönüyle de hem Türkiye’de hem dünyada çocuk kitapları ihtiyaca vurgu yapan eserlerdir, toplumda bazı problemler baş göstermeye başladığı anda birinci elden ulaştığımız, ortaya koyduğumuz şifa yollarından bir tanesidir çocuk kitapları. Nasıl mı? Meselâ şu anda toplumda boşanma çok hızlı yaygınlaşıyor ve çocuk kitaplarında boşanmayı görüyoruz, boşanan ailelerin çocukları çocuk kitaplarına konu ediliyor. Niye buna ihtiyaç var? Çünkü çocuk edebiyatı, çocuğun empati kurduğu karakterle ruhunu da sağaltıyor, iyi geliyor ona. Sözlü olarak ifade edemediğiniz şeyi kurgu yoluyla ifade edebiliyorsunuz, kurgunun insan zihni üzerinde ne kadar tesirli olduğunu nörobilim ortaya koydu. Kurgusal metin dinlerken beynimizin hangi yarısıyla dinlediğimizi, savunma mekanizmalarımızın nasıl olduğunu, o bilgiyi nasıl içselleştirdiğimizi, mesela bir konferans dinlemekle bir masal dinlemek arasında beyinde oluşan farkı bilim ortaya koyuyor. Dolayısıyla, bir yönüyle kurgu çok tehlikeli çünkü kurguyu dinlerken savunma duvarlarınızı aşağıya indiriyorsunuz. Alt-metin siz farkında olmadan da beyin tarafından işlenmeye başlıyor. Bizi yaratan da Kurân-ı Kerîm’de bize; “Size hikâyelerin en güzelini anlatacağım.” diyor, hikâyeye, peygamber kıssalarına vurgu yapıyor. Bütün kadim dinlerde, bütün kutsal metinlerde hikâyeler var. Demek ki hikâye anlatıcılığı ve kurgu aslında çok önemli, insanı eğitmek, düşünce biçimini değiştirmek noktasında çok etkili… Bütün bunlara vurgu yapıyor o cümle aslında.

 

Peki, başarılı ve iyi bir çocuk kitabının olmazsa olmazları nelerdir?

İhtiyaç, kitabı ne için kullandığınız çok önemli. Elli yaşına gelmiş, edebiyat doktorası yapmış, edebiyat dersleri veren, dünyadaki birçok iyi çocuk kitabını okumaya çalışan biri olarak benim beklentimle, okula başladığında resimli hikâye kitaplarıyla karşılaşan bir çocuğun beklentisi ve alabileceği, birbirinden çok farklı. Dolayısıyla beklenti hiyerarşisi içerisinde bazen bizim çok beğenmediğimiz bir kitap, başkası için çok iyi olabiliyor. Bu sebeple iyi bir kitabın öncelikli hedefi ana dilini çocuğa öğretmesidir. Dolayısıyla bir çocuk kitabının olmazsa olmazı Türkçesinin düzgünlüğüdür. Çocuğun ana dilinin zenginliklerini ona sezdirebilmesi ve çocuğun da bunu kullanmaya başlıyor olması en iyisidir. Zengin Türkçeyi çok önemsiyorum. Çocuklar mecazı çok kolay anlamazlar mesela ama Türkçe mecazlı bir dildir, bunun dozunu ayarlamak çok önemlidir. Dokuz yaşındaki bir çocukla, beş yaşındaki bir çocuk için kullanacağınız dil aynı değildir. Öyle bir metin kurgulamanız gerekir ki çocuk sözlüğe bakma ihtiyacı duymadan pek çok yeni sözcük öğrenecek. Eğer kurgusal bir metin okurken çocuk, birden fazla kez sözlüğe bakma ihtiyacı duyuyorsa o metni okumuyor, kopuyor. Derdimiz sadece hikâye anlatmak, kitap satmak değil. Çocuk için bir üretim yapıyorsak bunun çok yönlü karşılığı olması lazım. Bütün bunların dengesi bir kitabı iyi ya da kötü yapıyor. Bir edebiyat okuru olarak cevap vereyim; çünkü çocuk edebiyatını yetişkin edebiyatından bu alamda ayırmıyorum. Benim için en iyi yazar hikâyenin heyecanını ve dozunu yükselttikten sonra benim hayal edemeyeceğim bir sonla ve zekice hikâyeyi bitiren yazardır. Çocuk kitapları da böyle, siz okur olarak olayı büyütüyorsunuz, büyütüyorsunuz, büyütüyorsunuz ve hikâyenin sonunda her şey bir rüyaya bağlanıyorsa büyük bir hayal kırıklığı oluyor. O yüzden yazarların zeki olanını seviyorum sanırım, beni şaşırtanını seviyorum.

 

Çocuk okur da affetmiyor.

Asla! Bir kitabın o çocuğa göre olup olmadığını şuradan anlayabiliriz; eğer çocuk kitabı bir kez okuduktan sonra tekrar, tekrar, tekrar okuyorsa o iyi kitaptır. Bazen bir kitabı bir çocuk çok severken bir çocuk hiç hoşlanmıyor. Şöyle bir yanlış düşüncemiz var, sanki bütün kitapları tüm çocuklar okumak, sevmek zorundaymış gibi düşünüyoruz. O kadar yanlış ki… Hayır, öyle bir şey yok. Biz yetişkinler, yayınlanan bütün romanları okuyor muyuz, bütün şiir, öykü kitaplarını okuyor muyuz? Sevdiğimiz yazarlar var, tahammül edebildiğimiz yazarlar var, taparcasına sevdiğimiz yazarlar var. Bir de kütüphanemize hiç sokmadığımız yazarlar var… Zaten şu anda Türkiye’deki en büyük problemlerden bir tanesi, çocuklara dayatılan okuma saatleri. Zengin okul kütüphanelerinin imkânlarını sunmak yerine, belli sayıda kitabı çocuğa bir yıl boyunca dayatarak okutmak, bence çocuk okurun yetişmesinin önündeki en büyük engellerden biri.

 

 

Bazı kampanyalar var, teşvik amacıyla çocuğun boyu kadar kitap okumasını hedefliyor.

Bu da çok güzel, okusun tabii. Benim sadece itirazım şurada; hiperaktif, matematik zekâlı bir çocuğa Heidi’yi okuttuğunuzda nefret ediyor, anlamsız geliyor. Benim çocukluğumda çok anlamlı gelirdi hâlbuki. Bir karşılığı vardı bizim dünyamızda ama bugün domatesin ağaçta mı yoksa fidede mi yetiştiğini bilmeyen çocuk için gerçekten hiçbir karşılığı yok, çok sıkıcı, saçma geliyor bu kitap ona. Muhtemelen bilim kurgu seviyor o çocuk, peki biz ne yapıyoruz, burada bir dayatmacılık var. Annelerin çocuğun ağzına ıspanağı zorla tepmesi gibi biz de zorla seçtiğimiz kitabı okutuyoruz.

 

Bu soruya cevap verirken yayınevi olarak da öncelik sıranızı paylaşmış oldunuz aslında… Bizim her ay bir dosya konumuz var odağımızda, bu ayki dosyamız da “hassas konular”. Şiddet, ölüm, istismar, boşanma... Eğer bir çocuk kitabı bu konulara değiniyorsa, iyi olması için olmazsa olmazları nelerdir?

Bir defa hedef kitleniz o kadar önemli ki… Çocuk edebiyatı kavramına bu anlamda karşı çıkıyorum; çünkü edebiyat herkes için bir alandır, çocuk edebiyatı sadece yaş aralığını belirler. Onun için birçok yetişkinin de çocuk kitabı aldığını, koleksiyon yaptığını görürsünüz. Zevk alır çünkü olması gereken budur, edebiyattır. Şimdi bunu göz ardı etmemek gerekiyor. Ölümü de, istismarı da çocuğa anlatabiliriz, burada hedef grubumuz çok önemli. Üç, beş, yedi, on üç yaşındaki çocuğun ölümü anlama biçimi birbirinden çok farklı. Seçtiğimiz kelimeler, hikâyenin naifliği çok önemli. Dolayısıyla burada ince bir hat var. O hassas konuyu tecrübe etmemiş bir çocuk da okuyacak kitabı, her ikisinin algılama biçimi birbirinden farklı olacak. Biz bir kitap yayınlamıştık, iyi bir üvey anneyi anlatıyordu mesela. Bir çocuk okurumuz demiş ki “Anne, keşke benim de bir üvey annem olsa.” Oradaki üvey anne karakteri o kadar olumlu anlatılmış ki… Ama aynı durumu yaşamış, anne babası ayrılmış, taraflardan biri yeniden evlenmiş, belki diğer taraf henüz süreci atlatamamış, işte bu çocuğun tepkisi de çok farklı olacak metne. İhtiyaca göre kitabı çocuğa ulaştırmamız gerekiyor. Yani biz yayınladık diye herkesin bu kitabı alıp okuması gerekmiyor. Özellikle bu tarz hassas konuları, “sorun odaklı çocuk edebiyatı” dediğimiz kitapları yayınladığımızda en çok velilerden tepki alıyoruz. Çocuğumuzun gündeminde olmayan bir konuyu niye onun gündemine taşıyorsunuz diye. Ölümü iyi bir son olarak vurguladığınızda çocuk “Ay keşke ölsem.” de diyebiliyor ama ölümü çok yoğun bir ayrılık olarak gösterdiğinizde bu sefer çocuk “Anne, ben okula gitmek istemiyorum çünkü ölmenden korkuyorum.” da diyebiliyor. Her insanın psikolojik sınırı farklı, bu da metni algılamasını etkiliyor. Bu sebeple, her kitabın herkes için olmaması meselesi bence burada en önemli konu. Bazen bizleri suçluyorlar, niye böyle kitaplar yayınlıyorsunuz diye. Biz de diyoruz ki “Biz bunu sizler için yayınlamıyoruz.” Siz bu kitabı okumadan, bir veli ya da öğretmen olarak çocuklara sunmak zorunda değilsiniz. Eğer siz o kitabın sınıfta okunmamasını düşünüyorsanız okutmazsınız, en doğal hakkınız. Ama bize “niye böyle bir kitap yayınladınız” diye ithamda bulunma hakkınız Diyorlar ki “Biz size çok güveniyoruz. Erdem Yayınları’nın kitaplarına hiç bakmadan alıyoruz. Siz nasıl böyle bir konuyu işlersiniz?” Suya sabuna dokunmayan, sürekli iyi, pozitif olan, sabah kalkınca annesine günaydın diyen, kahvaltısını yapan, annesine yardım eden, dişlerini fırçalayan, teşekkür eden, akşamdan hazırladığı çantasını alıp çıkan çocukların bir çekiciliği yok karakter olarak. Günün devamında o karakteri bir macera beklemeyeceği çok açık. Edebiyatın hayatımıza dokunması gerekiyor. Biz çocuklarımızın geleceğini inşa ederken onların ruhlarına iyi gelecek, onların ruhlarındaki acıyı dindirecek metinler üretmeyecek miyiz?

 

O zaman rastlantısal almalara karşı bir tedbir olarak kapağa ya da arka kapağa, kitabın sorun odaklı olduğuna dair minik bir not mu düşmek gerekiyor?

Türkiye’de tartışmalı konular var, bu yaş meselesi gibi ya da herkesin çocuk kitabı yazabileceğine dair yaygın bir algı var. Çocuk kitaplarında şiddet olmamalı gibi. Bir masalın içerisindeki şiddetle toplumcu gerçekçi bir romandaki şiddetin etkisi birbirinden çok farklı… Siz bir masalda kazanlar kaynatırsınız, devler kelle uçurabilir çünkü bu masalın kendi içindeki anlatım biçimidir, şiddet unsuru değildir. Zihin bunu böyle okumaz ama siz gerçek bir hikâyeyi anlatırken şiddeti tüm ayrıntılarıyla sunarsanız, buradaki etki bambaşka olur. Dolayısıyla editörün, yayıncının vazifesi budur; metinde şiddetin nasıl anlatıldığına, dozuna, hedef kitlesine bakmak. Bazen de bakıyorsunuz psikologlar devreye giriyor. Açıkçası, birazcık bu konularda okumadığımız için. Türkiye’de çocuk edebiyatının bir akademik disiplin olmaması, bu meselelerin akademik, kuramsal çerçevede tartışılmaması herkesin bu konularda konuşmasına vesile oluyor. Bir yazarın, iyi bir yazar olduğunun ölçüsü nedir? Böyle bir ölçü yok Türkiye’de. Bir yayıncı için iyi yazar kitapları çok satan yazardır, ama biz biliyoruz çocuk kitaplarının nasıl satıldığını, pazarlandığını. En iyi ben biliyorum, çok satmak bir ölçü değil. Şimdi sosyal medyanın gücü bir metnin gerçekten iyi olup olmadığını ortaya koymuyor. Biz illüzyon var, bu illüzyona hepimiz kapılıyoruz.

 

Son günlerde sosyal medyada, üzerine çok yazılıp çizilen bir çocuk kitabı var. Hatta çocuk kitaplarını pedagogların okuması için bir imza kampanyası başlatıldı.

Dünyanın neresinde görülmüş böyle bir şey? İşte bu cehalettir. Bu alanda akademik çalışma yapılmamasının bir sonucudur. Bir anne, bir öğretmen arzu ediyorsa çocuğuna okutacağı kitapları önceden bir pedagoga danışabilir. Buna hiç itirazımız yok ama tüm kitapları okutmak bir sansür mekanizmasını devreye sokmak demektir. Türkiye’de her şeyin sil baştan yapılması anlamına gelir, bu sebeple şiddetle karşı çıkıyoruz buna. Onun yerine araştırma enstitüleri kuralım, bölümler açalım, yüksek lisans programları açalım çocuk edebiyatı üzerine. Bırakalım bunları akademik dünya tartışsın, bize bir yol haritası çizsin. Edebiyatta dilden, sanattan, estetikten söz ediyoruz. Kitap çok yönlü bir üretim sürecinden geçer, yazardan sonra bir başka sanatçı resimler, bir başka sanatçı bunun grafik tasarımını yapar, kültür politikaları üreten yayıncı ve editör sürece dâhil olur. O kadar çok yönlüdür ki müşteriniz aynı zamanda kütüphanecilerdir mesela, bizim ülkemizde kütüphanecilerin de esamesi okunmaz ama uluslararası arenada kütüphaneciler çocuk kitapları konusunda çok etkindir, yön vericidir, kılavuzdur. Onlar da kitabın üretim sürecinin önemli bir parçasıdır. Dolayısıyla bu meseleler bir pedagoga okutularak halledilecek meseleler değil. Estetik edebiyat bilinci, dil farkındalığı olmayan bir pedagogun çocuk kitabı okuması, Yunus’un şiirlerini Molla Kasım’ın düzeltmesine benzer.

Bahsettiğiniz konuya gelirsek de, o kitap zaten seneler önce yayından kaldırılmış bir kitap, tekrar ısıtılıp gündeme getirildi. Yetişkinler için derlenmiş bir masal kitabı üstelik. Hikâyenin bütününde ne anlatıldığı göz ardı edilerek o parça çekilip sunuldu sadece. Çocukları ensest konusunda bilinçlendirmek isteyen bir Kosova masalı tartışmaya açıldı. Kamuoyu metnin dilini, anlatılanların hedef kitlesinin on üç yaş mı, on beş yaş mı olması gerektiğini tartışmalıdır. Çocuk edebiyatı o yaş sınırını belirler çünkü. Sosyal medyadaki paylaşımları, yazarı linç kampanyasını okudum, hakaretin bini bir para. Ben açıkçası, hayatını halk masallarını derlemeye adamış bir kişiye devletin sahip çıkmasını beklerdim. Akademisyenlere, pedagoglara, bu metni kaç yaşa okutabileceğimizi soralım biz. Okutmak zorunda da değiliz, böyle bir mecburiyetimiz yok. Dileyen okur, dileyen okumaz. Sadece akil insanlara düşen hedef kitleyi belirlemektir.

 

Biz hassas konulara dair birçok metni çeviri ile alıyoruz; çocuk okur gerçek hayat ile kitap arasında bir çelişki yaşıyor. Kitaptaki istismarla bizim toplumumuzun izdüşümü aynı şeye denk gelmiyor. Mesela yoldaki bir amca gelip benim çocuğuma şeker verebilir mi veremez mi, sarılabilir mi sarılamaz mı gibi…

Bizde sarılabilir, sokaktaki herkes çocuğa eğitim verebilir, doğru söylüyorsunuz. İstismar meselesinde görülüyor ki aile içi istismar istatiksel olarak dışarıdan gelene göre çok daha fazla. Biz bu konuları açık açık konuşmamayı tercih ediyoruz. Yeniden pedagog konusuna dönecek olursak, bizim yayınevimizin pedagogların onayından geçen kitaplar var. Benim itirazım tüm kitapların pedagoglar tarafından incelenmesine, hassas konularda incelemelerini önemsiyorum. Mesela altı yaş hedef grubu için ölümü bu şekilde anlatmamız doğru mu gibi. Çalıştığınız pedagogun da herhangi bir pedagog olmaması gerekiyor, bizim medya iletişim dili ihtisas sahibi medya pedagogumuz var, PDR mezunu arkadaşlarımız, direkt alanları bu. Çocuk kitaplarıyla da yakından ilgililer. Biz mesela bu arkadaşlarla çalışıyoruz çünkü gerçekten bu konular hassas konular… Mesela Kırmızı Çizgi kitabımızda, kendisi de ödüllü bir çocuk edebiyatı yazarı olan medya pedagogu ile çalışmıştık, uzman olduğu için birlikte satır satır okumuştuk.

 

Bu ay Kırmızı Çizgi kitabıyla ilgili bizim de bir inceleme metnimiz var sitemizde.

Kırmızı Çizgi enteresan bir kitap, ben seneler önce o kitapla Katar’da kitap fuarında karşılaştım. Lübnanlı bir yazarın ve çizerin kitabı, çok beğendim, çocuğu kırmadan, ürkütmeden ve yapılandırıcı bir yaklaşımla hikâyeyi anlatıyor. “Bu kitabı yayınlamalıyım” dediğim de az önce konuştuğumuz “Çocuğun gündeminde olmayan meseleleri niye gündemine alıyorsunuz?” eleştirisini yayın kurulumuz da dile getirdi. Ben, eğer biz buraları işgal ediyorsak bunu yapmamız gerekiyor diye düşünüyorum, vazife olarak görüyorum.

 

Hassas konulara dair yayınevinizin diğer örneklerini görebilir miyiz?

Mesela yıllar önce Fransızlardan büyük bir hevesle aldığımız şu kitap var: Eyvah Ela’nın Babası İşsiz Kaldı. Bu arada ben Fransızların ve Kore’nin Türk kültürüne çok yakın olduğunu çocuk edebiyatıyla fark ettim. Fransızlarla Akdeniz havzasında olmamızdan kaynaklanan bir yakınlık var, Korelilerle de benzer bir aile yapımız var. Bu sebeple her iki ülkeden de epeyce çeviri yaptık biz. Bu kitapları görünce de aşık olmuştum ben ama ne hikmetse benim aşık olduğum kitaplar yayınevinde en az satan kitaplar. Bu dizinin adını “Küçük Endişeler Dizisi” koyduk. Bir Fred’imiz var, apartman dairesinde yaşıyorlar. Bu apartman Paris’te ama İstanbul’da da olabilirmiş, tipik bir apartman çünkü. Her daim gürültüden rahatsız olan aksi bir komşu teyze var mesela ya da her şeye yardımcı olan bir tamirci amca. Anne babasının çatışması üzerinden pek çok konuya değiniyor. Eyvah Ela’nın Babası İşsiz Kaldı da ekonomik kriz zamanında yazılıyor, baba işsizliğini saklamaya çalışıyor ama bir şekilde ortaya çıkıyor. Kitabın sonunda da küçücük öneriler var, anneniz babanız işsiz kalabilir, o zaman şunları yapabilirsin diye çocuklara yardımcı oluyor. Çünkü genelde olumsuz durumlarda çocuklar kendilerini suçluyor, ben mi bir şey yaptım, ben mi sebep oldum diye dertleniyorlar. Eğer bu psikoloji tedavi edilemezse uzun vadede ciddi sıkıntılara yol açıyor bir süreç. Bu sebeple çocukların “sorun odaklı çocuk edebiyatı” ile tanışmasını önemsiyoruz. Çünkü oradaki karakterler finalde iyileşirler, sorunların üstesinden gelirler. Dolayısıyla verdiği mesaj şudur: Evet, annen baban ölebilir, işsiz kalabilir, köpeğini kaybolabilir, arkadaşının başına bir şey gelebilir ama hayat gerçekten devam ediyor. Hayatta bütün bunlar olurken seni mutlu edecek o kadar da çok güzel şeyler var ki sen onları da gör. Böylelikle çocuğun empati kurarak gün sonunda kendisini iyi hissetmesini sağlar.

Hayatta karşımıza ne çıkacağı hiç belli olmuyor. Mesela Suriyeli göçmenler var ülkemizde. Çocuklarımıza göçmenliğin ne olduğunu anlatmamız için çok önemli bir avantaj bu. Biz de Yunancadan bir kitap çevirdik bu konuyla alakalı: Mavi Çöl Develeri. Birkaç gün içinde çıkacak. Bizim çocuk kitabı yazarlarımız ise bu tarz konulara girmekte çok zorlanıyorlar. Ben bunu da tartışmamızın başına bağlıyorum. Kritik yokluğu, ciddi eleştirinin yoksunluğu ve bilgisiz eleştiri bombardımanı insanları da böyle mayınlı bir arazide yürümekten geri bırakıyor. Mültecilik konusunu hep yabancılar çalışıyor. Ya da örneğin biz ölüm konusundaki en iyi kitabı Kanada’dan aldık. Boşanma konusundaki kitapları Fransa’dan aldık. Down sendromlu çocuklarla ilgili kitapları İngiltere’den aldık. Bu da benim çok sevdiğim bir kitap: Kardan Kaleci. Yazarı Sophie Smiley’i üç defa Türkiye’de misafir ettik. Bitlis dâhil olmak üzere birçok şehirde etkinlik yaptık. Bu hanım Cambridge’de bilgisayar mühendisliği bölümünün başında. Özel araştırma enstitüsü var. Yazar ile eşi hayatlarını down sendromlulara adamışlar. Yaz kamplarında bir sosyal sorumluluk projesi olarak yaptıkları bir işte, ki kendi çocukları da dâhil, bu projedeki çocuklar üzerinden kitaplar yazıyorlar. Hayatla o kadar gerçek bir ilişkisi var ki bu kitapların... Fakat birçok okuldan bu kitapla ilgili tepki aldım. Niye biliyor musunuz? Niye bahsi geçen aile futbol delisi ve niye futbolu bu kadar öne çıkarıyor bu kitaplar? Oysaki futbol bir takım oyunudur. Yazarın yaptığı şey de bu kitaplarda futbol takımıyla aileyi benzeştirmek. Nasıl iyi bir futbol takımında bir forvet oyuncusu, kanat oyuncusu ve kaleci bir takımsa ve bir takım olma ruhuyla kazanmak için çalışırlarsa, aile de tıpkı bunun gibidir. Anne ya da baba hakemdir mesela, çünkü nerede ne yapılması gerektiğine dair sınırı koyar. Siz aile içerisinde kuralları aştığınızda hakem düdüğünü çalar. Ancak çok iddialı bir okulumuz, “Bu kitap futbolu öne çıkartıyor, biz bunu çocuklar için sağlıklı bulmuyoruz.” Dedi, dehşet içinde kaldım ben.

 

Bizim futbol anlayışımız holiganik olduğu için…

Evet, çünkü futbol taraftarı olmayı bilmiyoruz. Siyasi parti taraftarı olmayı bilmiyoruz. Futbol takımı tutar gibi siyasi parti tutuyoruz. Hatta televizyondaki tartışma programlarında tuttuğumuz adamlar var. Birinin söylediği her şeyi tutuyorsun ve beğeniyorsun da onun karşısındaki alternatif düşünceyi sanki karşı takımın oyuncusuymuş gibi reddediyorsun. Böyle bir sosyal ortamda bir yazarın ya da bir yayıncının iyi bir eser ortaya koyması o kadar zor ki... Biz yılda yüz ile yüz elli yeni kitap üretiyoruz. Bu kitapların birkaç tanesini kendimiz için, yani bir sosyal sorumluluk projesi olarak yayınlıyoruz. Hedef kitlemiz ve müşteri kitlemizin onu beğenmeyeceğini düşünsek de yayınlıyoruz. Bunu yapmayı bir vazife olarak görüyoruz. Türkiye’de bu işlerin yapılabildiğini göstermemiz gerekiyor. 

 

Erdem Yayınlarından yabancı dillere çevrilen kitaplara da bakalım mı?

Bizim özellikle Gakgukların Maceraları ve Parmak İzli kitaplarımız yurtdışına telifi en çok satılan kitaplar oldu. Yayınlandıktan hemen ertesi yıl Bulgarcaya sonra Çinceye, Koreceye, Almancaya ve Arapçaya çevrildi. Londra kitap fuarında bir İngiliz yayıncıyla konuşurken telifini satmak için bu kitapları gösteriyordum. Bana “Bizde bunların daha güzelleri var, niye kendi masallarınızın modern versiyonlarını bize satmıyorsunuz?” dedi. Bunun üzerine keloğlanları yazdım. Nasreddin Hoca’yı yazdım çünkü bunlar bizim hayata bakışımızı yansıtan metinler. Göle maya çalmak hayatta olmazı oldurma umudunu taşıması bakımından çok önemli. Ya da Nasreddin Hoca merdivenden düşüyor, “Cübbem merdivenden yuvarlandı,” diyor, “Ama çok gürültü vardı.” deyince karşısındakiler “İçinde ben de vardım.” diyor. Başına gelen sıkıntıya karşılık kendisiyle alay edebilmek çok önemli bir meziyettir. Bir insanın kendisiyle eğlenebilmesi özgüvenin bir göstergesidir. Nasreddin Hoca bizim toplumumuzda bu referansları taşıyor. Bu sebeple Nasreddin Hoca’yı bir sosyal sorumluluk projesi olarak yazdım. Ben daha bu kitabı yazar yazmaz bir ay sonra dünya kütüphaneciler birliğinin dünyayı gezen bir sergisine dâhil oldu, hatta şu an Fransa’da. Nasreddin Hoca ve Keloğlan şu anda dünyayı geziyor, sergileniyor. Dolayısıyla doğru bir iş yaptığımızı da buradan görüyoruz.

 

Çevrilen diller de çok ilginç. 

Evet. Keloğlan aynı zamanda Almancada iki versiyon olarak yayınlandı. Almanca Türkçe ve Almanca Arapça. Ama daha önemli başka bir şey oldu, TİKA bu masalların yedi dilde çevirisini yaptırdı ve dünyanın çeşitli yerlerinde açtığı kütüphanelere koydu. Bu kitaplar bu anlamda da bir karşılık buldu. Bize ait, modern bir tasarımla yapılmış, çocuğun anlayabileceği bir dille yazılmış. Dolayısıyla Gagavuz Türkçesinden Sırpçaya birçok çevirisi yapıldı. Türkiye’de gelişen bir çocuk kitabı pazarı var. Geçen yıl yeni üretilen çocuk edebiyatı başlığındaki kitap sayısı yedi bin beş yüz civarında. Bu çok büyük bir rakam. İyi bir kitap ürettiğiniz zaman aslında bütün dünya sizin pazarınız. Arap dünyası başta olmak üzere Uzak Asya’nın pazarlarına, Singapur, Malezya, Endonezya gibi ülkelere açılıyoruz. Ben önümüzün açık olduğunu ve ürettiğimiz kitapların artık sadece Türkiye’de değil, dünyada da satabileceğini düşünüyorum. Kır Öyküleri kitap setimiz geçen ay Farsçada yayınlandı. Mustafa Kutlu’nun Yıldız Tozu kitabı Urducaya, Almancaya ve Farsçaya çevrildi. Nuran Hanım’ın Uzaylı Ulya kitapları Almancaya çevrildi. Sadece biraz yatırım yapmak ve biraz sabırlı olmak gerekiyor. Bu tarz girişimler uzun soluklu görüşmeler neticesinde oluyor.

 

Ben son kitabınızdan da bahsetmenizi rica edeceğim; İlkbahar Prensi’nden. İlginç bir kurgusu var. Postmodern üstkurmaca dediğimiz türe yakın. Böyle bir kitabı kaleme alırken nelere dikkat ettiniz? 

Öncelikle İlkbahar Prensi aslında bir proje kitap olarak çıktı. Şöyle ki iki yıl önce Katar Türk kültürel ortaklık yılıydı ve bir Türk yazarın bir Katarlı çizerle ortak bir kitabının yayınlanmasına karar verilmişti. Bana bir masal yazmam teklif edildi. Yazdım ve gönderdim. Kitap önce Katarlı çizerin çizgileri ve benim hikâyemle Arapça, İngilizce ve Türkçe olarak Katar’da yayınlandı. Fakat ben bunun Türkiye’de bu resimlerle yayınlanmaması gerektiğini düşündüm. O çizginin hikâyedeki renk ve anlam zenginliğini tamamlayamadığına kanaat getirdim. Çizer ararken Vaghar’la yolumuz kesişti ve o bunları tekrar resimledi.

Olabildiği kadar kısa metinler yazmaya gayret ediyorum. Çok zaman açıklama yapmadan çocuğun o mesajı yakalamasını istiyorum. Ben bir hikâye anlatıyorum. Hayattan bir kesit veriyorum ve okurun bunu yakalamasını bekliyorum. Bunu küçük çocuklara da yapıyorum büyük çocuklara da. Ancak hedef kitlem yedi sekiz yaş. Uzun kitaplar için vaktim de yok. Sanırım emekli olunca daha uzun hikayeler yazabilirim. Az kelimeyle çok derin anlamları olan ve çok göndermesi olan metinler yazıyorum. Hatta geçen gün editörümüz beni eleştirdi. Kitaplarımın çok okunmamasının sebebini çok göndermesi olduğuna bağladı. Dolayısıyla belki bu küçük okuyucu tarafından ekseni kaydırıyor olabilir, dedi. Lakin ben ona katılmıyorum.

Çocukların bana hep sordukları bir soru var: Nasıl yazıyorsunuz? Okullara etkinliğe gidiyorum ve çocukların anlamaya çalıştıkları şey fikirlerin nereden geldiği. Mesela İlkbahar Prensi’nde post modern bir unsur var. Yazarı işin içine kattım. Buna da çocuğun anlayabileceği şekilde gönderme yapmaya çalıştım. Yapmaya çalıştığım şeylerden bir tanesi de İran şahı, Afgan kralı, Hint mihracesi gibi doğu masallarının kahramanlarını hikayeye katmak. Onların kıyafetlerine ve onların tükettikleri şeylere dikkat çekmek. O masal kahramanlarının dünyalarına yapılan göndermelerin nasıl hayal dünyamızı etkilediğini ama gün sonunda onu besleyecek olan şeyin bizim kendimiz olduğunu, kendi amellerimiz, kendi düşüncelerimizin olduğunu da anlatmaya çalıştım. Bakalım beğenecekler mi?

 

Metinde bir de boş bir parfüm şişesi imgesi var. Bunu biraz açabilir misiniz?

Boş parfüm şişesi hayatta bize sunulan boş hayaller ve de imgeler. Bize kurdurulan hayaller ve imajların tamamına gönderme yapıyor. Aslında bizi mutlu eden şey tüketim nesnelerine sahip olmak değil, bizim onlara yüklediğimiz anlam. Biraz buna da gönderme yapıyor. Ona sahip olduğunda şişenin içi boş olabilir, fakat o şişenin içini sen doldurabilirsin. O şişenin içini nasıl doldurduğun çok önemli. Doldurma sürecin de çok önemli. Mutluluk dediğimiz şey sonuç değil süreçle ilgili bir şeydir. Metinde böyle çok gönderme var. Ancak sıkı okurlar bunları yakalayabilirler. Çocuğun bunu yakalamasını beklemiyorum. Konuşmamızın en başında söylediğim gibi: Beyin kurgusal metinleri dinlerken farklı çalışır. O güzel bir hikayenin peşindedir. Sizin onu mutlu edecek, kulağında güzel bir fısıltı bırakacak, gönlünü hoş edecek bir hikâye anlatmanızı bekler. Ama siz öyle çok şey anlatırsınız ki bilinçdışı bunları bilinç halinden farklı bir şekilde alır. Bir vakit geldiğinde ise oradan çıkarlar. Beyin bunu işler. Dolayısıyla, alt-metindeki bu göndermeleri okurun keşfetmesini beklemiyorum. En azından hemen keşfetmesini beklemiyorum. Metni analiz etmeye çalışan, haşır neşir olan okurlar muhtemelen bu imgeleri anlayacaktır ama benim hedefim çocuğun çok uzun zaman içerisinde başka okumalar yaparak bunu bütünlemesidir. Zenginlik budur. Çocuk yazarlarının attıkları taş yakın zamana değil de uzağa aittir. Şairin dediği gibi geleceğe ok atıyoruz. Sanırım uzun vadede çıkacak bunların etkileri ortaya.

 

Yayınevinizin sahip olduğu anadil hassasiyeti çok anlamlı. Çocuk edebiyatının akademide karşılık bulmasına dair duyduğunuz ihtiyaç da bizim web sitemizi kurma ihtiyacımızla benzer bir kaygıdan kaynaklanıyor. Sahiden istifade ettiğimiz bir sohbet oldu. Bizleri ağırladığınız için teşekkür ederiz. 

Estağfurullah. Ben sitenizle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Ben bu siteyi görür görmez bir çığlık attım editörlerimizin yanında. Dedim ki: “Bakın bizim otuz yıldır yapmadığımızı bu çocuklar yapmış. Bu çocuklarla behemehal tanışmamız lazım”. Niye biz bu çocukları tanımıyoruz, niye yollarımız kesişmedi diye de epeyce hayıflandım. Yaptığınız işin çok değerli olduğunu söylemek istiyorum. Aslında biz burada çalışıyoruz, siz orada çalışıyorsunuz, başka arkadaşlarımız da başka yerlerde yine bizim gibi çocuk edebiyatına emek veriyorlar. Ben bunu şuna benzetiyorum: Hani böyle küçük küçük damlalar vardır ama bir süre sonra o kadar çok olur ki bir anda birleşiverirler. Ben Türkiye’de çocuk edebiyatı üzerine yapılmış bu çalışmaların bir süre sonra birleşeceğini, güçlü bir ses olacağını ve etkisinin çok önemli olacağını düşünüyorum. Zaten esas olan da işte bu küçük küçük damlaların olması. Yakın bir zamanda, emin olun uzak bir zamanda değil, çok daha güçlü olarak hep beraber bu alanda iyi şeyler yapacağız. Ben de sizi tebrik ediyorum.


İşbu Web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge,marka ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Çocuk Yazını'na aittir.